Bu iki anı, yaşamımın uzunca bir dönemini başlayıp başlamayacağı,
başladıktan sonra da bitip bitmeyeceği belli olmayan bir
projeye vermiş olmama ve bu projeyi tamamlayabilmek için göstermiş
olduğum kararlılığa yol açan etkenlerin en önemlileri oldu.
Ben, insan fotoğrafı çekmekten hoşlanıyorum. Yüzlerin arkasındaki
insan öykülerini hep merak ettim. Portre çalışmaları, insanların
bireysel ve toplumsal yaşam öykülerini anlattığı gibi izleyicilerine
de bu öyküleri kendi algıladıkları gibi yazabilme, onlardan kendi
sonuçlarını çıkartabilme olanağını tanıyor. Değişik yerlere gitmek,
farklı toplumsal koşullar altında yaşayan insanlarla tanışmak ve
onların öykülerini kalıcı olacaklarını umduğum fotoğraflarımla
anlatmak istedim hep. Ebru, bu açıdan da gerçekleştirmek istediğim
bir projeydi.
Türkiye’den insan portreleri çok sayıda fotoğraf projesine konu
edilmiş olduğu için işimin kolay olmayacağını biliyordum. Bu
portreleri, bugüne kadar anlatılmış olanlardan daha farklı bir
öyküyü anlatabilmek için çekmem ve bu karelerin her birini bu
öykünün satırları ve paragrafları olarak kullanmam gerekiyordu.
Türkiye’nin bugünkü renklerini, yitirilmekte ve tabloya yeni
katılmakta olanlarla birlikte yansıtacak olan bu öykü, fotoğraflar
bir araya getirildiğinde anlam kazanacaktı. Arayışımın çözümünü
-yani açımı- bana yolculuğumun çok başlarında fotoğrafladığım
insanlar verdi. Bugünün coşkusunu ve sıkıntısını olduğu kadar
dünün hüznünü ve yarının umudunu da taşıyabilecek bu öyküyü,
ona konu olacak insanlarla birlikte anlatmalı, onlarla paylaştığım
gündelik yaşam karelerini bir araya getirerek oluşturmalıydım.
Bu öyküyü yazmaya tek bir sorunun cevabını vermeye çalışarak
başladım: Kimdi şu “Türkiye Türklerindir” sloganındaki Türkler?
Ebru, kısaca söylemek gerekirse “Türkiye kimlerindir?” sorusuna
objektifim vasıtasıyla aradığım ve yedi yıl boyunca her gün tekrar
tekrar bulduğumu düşündüğüm cevaptır.
* * *
Bu fotoğraf dizisi, insanların değişik kültürel kimliklerden doğan
farklılıklarını yansıtırken, insan olmamızdan gelen bir ortak bağı
da paylaşmakta olduğumuzu anlatmak amacıyla çekildi. Bunu
yaparken Ebru’nun söze döktüğümüzde hepimize çok basit ve
aşikâr gelen bir mesajı vurgulamasını istedim: Bu fotoğraflar, bir
tanesi hariç, birer insan portresidir; neşelendiğinde gülen,
hüzünlendiğinde ağlayan, seven, sevilen, yaşamını sürdürmek için
çalışan, umutları, kaygıları ve düşleri olan insanların portreleri…
Ve konusu insan değil bir çocuk mezarı olan tek fotoğrafımın
söylemek istediği gibi, er ya da geç, ölümlülüğe boyun eğmek
zorunda olan insanların fotoğrafları…
Fotoğraflarda belki de o kadar aşikâr olmayan bir unsur daha var.
Etnik, dinsel ve “ırk”sal ayrımlar üzerine kurulu bir dünyada
kültürel kimlik tanımlayan bir tek sözcük bile bazen büyük
çatışmaların habercisi olabiliyor. Dünyanın pek çok yerinde olduğu
gibi, bu topraklarda da yakın ve uzak tarih, bizleri birbirimize
benzer kılan bütün ortak özelliklerden -insanlığımızdan-
arındıran, farklılığın bir ilgi ve merak unsuru değil, şiddet unsuru
olduğu süreçleri içinde barındırıyor. Fotoğraflara yansıyan öyküler,
benzerliklerin ve birlikte yaşamanın olduğu kadar, bu tür
deneyimlerin de taşıyıcısı durumundalar.
Ebru, tüm farklılıkları ve benzerlikleriyle Türkiyeli insanların
öykülerini anlatırken, benim kişisel yolculuğumun öyküsünü de
anlatıyor. Her karede bir yandan günlük yaşamlarının bir anında
kameranın objektifine -bana- sanki “biz buradayız ve varız”
dermişçesine bakan insanların dümdüz bakışlarının, diğer yandan
da yolculuğum boyunca görmüş, duymuş ve düşünmüş olduklarımın
itici gücü var. Yıllarca süren bu çalışma sırasında bana tesir etmiş
olan unsurların çektiğim fotoğraflara yansımaması imkânsızdı.
Zaman zaman yitirilmiş olanın kesinliğinden ve geri
dönülmezliğinden doğan isyana benzer duygular, zaman zaman
da farklı kimliklere doğan insanlara bu farklılıklarının getirmiş
olduğu ızdırap öne çıktı. Bazen, kimi gruplarda diğerlerine oranla
daha fazla gözlemlediğim bir tür “yersiz yurtsuzluk” duygusu,
bazen de üst üste her köyde, her kasabada karşıma çıkan “varlığını
sürdürme” direnişinin bende uyandırdığı derin saygı yönlendirdi
beni. Bazı dönemlerde, belki de bir miti kovalıyor olduğum sanısına
kapıldım. Çoğu zaman da farklılığın ve çeşitliliğin getirdiği güzelliklerin
ve renklerin ruhumda uyandırdığı coşkuyu yaşadım.
* * *
Fotoğrafçıyla konusu arasında kendiliğinden oluşan etkileşimi
belgelerken mümkün olduğu kadar varolanı yansıtmaya çalıştım.
Hiçbir şeyin “sahnelenmemesi” ve fotoğrafların günlük yaşamın
bir parçası olarak mevcut olan unsurları belgelemesi önemliydi.
Ebru için beş yıl boyunca çekmiş olduğum yaklaşık on beş bin
fotoğraftan üç yüz kadarını seçmek için çalışırken bunların her
birini çekerken duymuş olduğum mutluluğu anımsadım. Bir
ebruya benzettiğim manzaranın zenginliğinin ayrıntılarda, güzelliğinin
ise bütünde yattığını fark ettim. Ve bu yolculuğun her anında değiştim,
zenginleştim.
Bu yolculuk benim için bir düştü. Düşümü gerçekleştirme imkânı
bulduğum için kendimi çok şanslı addediyorum. Fotoğraflarım,
ülkemin insanlarına duyduğum derin sevgi ve saygıyı yansıtabiliyorsa,
bütün hırpalanmışlığı, hüznü ve ızdırabı içinde farklılıktan
ve çeşitlilikten doğan güzelliği aktarabiliyorsa, insanların günlük
yaşamları içinde görmüş olduğum, renkleriyle ışıltısı hiç de sıradan
olmayan bir “ebru”yu fotoğraflayabildiğimi düşünüp kendimi
“başarılı” addedeceğim.