İthaka’ya doğru yola çıktığın zaman,
dile ki uzun sürsün yolculuğun,
serüven dolu, bilgi dolu olsun.
Ne Lestrigonlardan kork,
ne Kikloplardan,
ne de öfkeli Poseidon’dan.
Bunlardan hiçbiri çıkmaz karşına,
düşlerin yüceyse, gövdeni ve ruhunu
ince bir heyecan sarmışsa eğer.
Ne Lestrigonlara rastlarsın,
Ne Kikloplara, ne azgın Poseidon’a,
onları sen kendi ruhunda taşımadıkça,
kendi ruhun onları dikmedikçe karşına.
Dile ki uzun sürsün yolun.
Nice yaz sabahları olsun,
eşsiz bir sevinç ve mutluluk içinde
önceden hiç görmediğin limanlara girdiğin!
Durup Fenike’nin çarşılarında
eşi benzeri olmayan mallar al,
sedefle mercan, abanozla kehribar,
ve her türlü baş döndürücü kokular;
bu baş döndürücü kokulardan al alabildiğin kadar;
nice Mısır şehirlerine uğra,
ne öğrenebilirsen öğrenmeye bak bilgelerinden.
Hiç aklından çıkarma İthaka’yı.
Oraya varmak senin başlıca yazgın.
Ama yolculuğu tez bitirmeye kalkma sakın.
Varsın yıllarca sürsün, daha iyi;
sonunda kocamış biri olarak demir at adana,
yol boyunca kazandığın bunca şeylerle zengin,
İthaka’nın sana zenginlik vermesini ummadan.
Sana bu güzel yolculuğu verdi İthaka.
O olmasa, yola hiç çıkmayacaktın.
Ama sana verecek bir şeyi yok bundan başka.
Onu yoksul buluyorsan, aldanmış sanma kendini.
Geçtiğin bunca deneyden sonra öyle bilgeleştin ki,
Artık elbet biliyorsundur ne anlama geldiğini İthakaların.
Konstantinos Kavafis
(Çeviren: Cevat Çapan, Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi)
2001 yılının Haziran ayında bana “yolun açık ve aydınlık olsun”
sözleriyle verilen bu şiiri yanıma alıp Ebru’nun beş yıl sürecek olan
saha çalışmasına başlamak üzere New York’tan ayrıldım. Ebru’nun
resmi öyküsü, o tarihten bir buçuk yıl önce, 2000 yılının ilk günlerinde
başladı. Bugün baktığımda bu serüvenin başlangıcının
aslında çok daha önceye, ilk gençlik yıllarıma uzandığını düşünüyorum.
İstisnasız herkesin bir ya da birden çok düşü beslediği, büyüttüğü
yıllardır ilkgençlik yılları. O nedenle de umut dolu yıllardır. Yaşama
ve dünyaya bakışımızın oluşmaya başladığı, kendimizi ve kendimizden
başka insanları keşfedip tanımaya başladığımız yıllar ve
bunlara bağlı olarak sorgulama ve “itiraz” yılları...
Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde geçen öğrencilik yıllarımda not
ortalamamı yükseltmek bir zorunluluk halini aldığında bu işi en
kolay biçimde nasıl yapabileceğimi enine boyuna düşündükten
sonra fotoğraf dersi almaya karar verdim. Borç harç bir fotoğraf
makinesi edindim. Bu çabanın not ortalamamı artırdığını söyleyemem
ama bir şeyi gerçekleştirdiği kesin: O yıl fotoğraf çekmekten
başka bir şey yapmadım ve yapmak da istemedim. Ders
yılının sonunda fotoğraf çekmeden geçirilecek bir yaşamı düşünemiyordum.
Aynı dönemde kara yoluyla Mısır’a gidip yaklaşık bir ay
kaldım. Bu yolculuk, kendim hakkında başka bir şeyi keşfetmeme
yol açtı: Değişik ülkelere gitmeyi, farklı bulduğum insanların
fotoğraflarını çekmeyi seviyor ve tercih ediyordum.
ODTÜ’den mezun olduğumda iktisatçı olarak çalışmak istemediğimi
biliyordum; çareyi askere gitmekte buldum. Mısır yolculuğunun
tadı damağımda kalmış olduğu için askerliğim boyunca Hindistan’a
gidebilmenin hayalini kurdum ve bu yolculuğu gerçekleştirebilmek
için planlar yaptım. Askerlik bittiğinde cebimde dört
yüz dolarla Hindistan yollarındaydım. Üç ay süren gezim sırasında
kendim ve yaşamım hakkında sezmeye başlamış olduklarım bir
kanaat haline geldi: Çokkültürlülüğün getirdiği çokrenklilik beni
büyülüyordu. Fotoğraflarımda “renk”e doyamıyordum. Dönüşümde
tam sınırdan çıkarken üç ay boyunca çekmiş olduğum
fotoğrafların tümü çalındı. O yolculuğu bir fotoğraf ile özetlemek
istediğimde, kaybetmiş olduğum saydamlar içinde belleğimin
arşivinden çekip çıkarttığım hep aynı fotoğraf, aynı imge oluyor:
Varanasi’de tek kare içinde çırılçıplak Jainistler, Ramazan nedeniyle
oruçlu Müslümanlar ve bir dini bayramı kutlamakta olan Hindular.
Türkiye’de—kendi vatanımda—kültürel çeşitlilik konusuna hâkim
olan tutumları ilk kez Hindistan’da sorgulamaya başladım. Ebru’yu
düşünmeye ve düşlemeye başlamıştım. Yirmi dört yaşındaydım.
İktisatçı olarak çalışmaya başladım. Tatillerimde Türkiye’yi
dolaşıyor ve fotoğraf çekiyordum. Aklımda oluşmaya başlayan
öyküyü fotoğraf yoluyla nasıl anlatacağımı bilmediğim gibi,
anlatmaya çalışacak cesareti de bulamıyordum.
1996 yılında New York’a göç ettim. New York, farklı ülkelerden ve
kültürlerden gelen, yüz yetmiş farklı dili konuşan, yüzlerce farklı
din ve mezhebe inanan—ya da inanmayan—insanın bir arada
yaşadığı sekiz milyonluk bir kent. Bu nüfusun üçte birini yaklaşık
iki yüz ülkeden gelen birinci nesil göçmenler oluşturuyor. Kentin
lokantalarında dünyanın her ülkesinin yemeklerini tatmak, sanat
merkezlerinde, parklarında, metro istasyonlarında ve sokaklarında
en akla gelmedik bölgelerin ve halkların müziğini dinlemek,
danslarını izlemek mümkün. Henry David Thoreau’nun dediği gibi,
herkes “farklı bir davulcuyu dinliyor” New York’ta. Ama bunu
yaparken başkasının dinlediği davulun sesine ilgisiz kaldığı da
söylenemez. Davul seslerinin birbirine karışması ve yeni sesler
yaratmasıyla da sıkça karşılaşılıyor. Amerikalılar kültürel çeşitliliği
“eritme potası” metaforu üzerinden tanımlarken, New York’a bu
“eritme” çabası pek değmemiş. Zaman o işi yaparsa yapıyor, yapmazsa
kimsenin umurunda olmuyor. Bu nedenle, New York’lular
kendi kentlerinin çokkültürlü yapısı için “mozaik” metaforunu
kullanmayı tercih ediyorlar. Göçmenlik olgusunun bir arada
yaşamak zorunda bıraktığı birbirinden çok farklı halkların, eğer
arzu ederlerse, kendi renklerini başka hiçbir renkle karıştırmadan
koruyabileceklerini ifade etmiş oluyorlar böylece.
New York’un çokrenkliliği ve çoksesliliği hakkındaki bu izlenimlerim,
o zamana kadar bir düş olarak yaşatmış olduğum,
Türkiye’nin kültürel çeşitliliğini fotoğraflarla anlatma arzusunu
bir tutkuya dönüştürdü. Öte yandan, gerek New York gerekse
çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği Türkiye şehirlerindeki
çeşitliliği anlatmanın en iyi yolu “mozaik” mi diye düşünmeye
başladım. Ebru’nun adı henüz konmamıştı.
New York’ta çektiğim ve sokak sanatçılarını konu alan Echoes ofthe Street adlı polaroit manipülasyon çalışmalarım 2000 yılında
Soho’daki Duggal Underground Gallery’de sergilendi. Gördüğü ilgi
nedeniyle iki ay uzatılan sergi kapandığında, Ebru’nun öyküsünü
fotoğraflarımla anlatabileceğimden emin olduğum gibi, bu öyküyü
nasıl anlatacağımı da biliyordum. Nihayet hazırdım. Fotoğrafçılığım
konusunda kendime güvenimi kazanmam tam sekiz yıl almıştı.
Ebru’yu New York’ta Türkiye ile ilgili sanat ve kültür etkinlikleri
düzenleyen ve Türkiyeli sanatçıları destekleyen Moon and Stars
Project’e sundum. Proje onaylandı ve Moon and Stars Project,
Ebru’ya ilk finansman desteğini veren kuruluş oldu. Kurumun bir grup gönüllüsü de idari
ekibi oluşturdu. Sekiz yıllık bir öykü böylece bir projeye dönüştü ve
ilk gönüllü kadrosuna kavuşmuş oldu.
Ebru’nun projelendirme safhası çok uzun sürmedi. Birkaç ay içinde
yaklaşık altı-yedi yıl sürecek yüksek maliyetli bir projeyle karşı
karşıya olduğumuzu biliyorduk. Ebru, en iyimser tahminlerle
“yapılması çok zor,” daha muhafazakâr bakıldığında ise “yapılması
imkânsız” diye nitelendirilebilecek bir projeydi.
Ebru’nun Türkiye’deki etnik grupları, bu grupların yoğun olarak
yaşadıkları kent, kasaba ve köyleri, okunması gereken kitapları ve
çalışacağım yörelerde ilk temas edeceğim kişileri belirlemeye
yönelik olan araştırma safhası bir yıl sürdü. Bu çalışmaya antropolog
Peter Alford Andrews’un Türkiye Cumhuriyeti’nde Etnik Gruplar
adlı kitabından yola çıkarak başladık. Kataloglanmış olan kırk yedi
üst gruptan hangileriyle çalışacağımızı seçebilmek için grubun
büyüklüğü, nüfusunun azalmakta ya da çoğalmakta oluşu ve
grubun tarihsel ve kültürel değişimler üzerindeki etkileri gibi
birden çok kriter belirledik. Finansman darlığını düşündüğümüzde,
gerekirse Estonlar ve Osetin gibi bazı grupları çalışmanın dışında
tutabileceğimize, Rumlar, Yezidiler ve Süryaniler gibi nüfusları çok
azalmış bazı grupları ise tarihi ve kültürel önemleri nedeniyle
mutlaka çalışma kapsamında bırakmamız gerektiğine karar verdik.
Asya ve Doğu Avrupa’dan gelmekte olan “yeni göçmenler”in,
Türkiye’nin görünümü değişmekte olan “ebru”sunun belgelenmesi
açısından önemli olduklarını düşündük. Çalışmanın kapsamı
belirlenmişti; en az kırk beş grubu fotoğraflamayı hedefliyordum.
Saha çalışmasına başladığımda, kitaplarda yazanlarla insanların
kendilerini tanımlama biçimlerinin bire bir örtüşmeyeceğinin
farkındaydım. Gerçekten de, Türkiye’nin farklı yerlerinden insanlarla
ilişkiye geçtikçe yaptığımız araştırmanın sınırlarını çok daha
iyi gördüm ve kültürel veya etnik kategorileştirmenin ne kadar
imkânsız bir çaba olduğunu fark ettim. Uzun Ebru yolculuğunun
bana öğrettiği en önemli şeylerden biri, insanların kendilerini
tanımlama biçimlerinin hayal edebileceğimizden çok daha karmaşık
ve çeşitli olduğuydu. İnsanları belirli kategorilere hapsetmeden
kültürel çeşitliliğin nasıl yansıtılabileceği sorusu bu çalışmanın en
zor sorusu olarak kaldı. Saha çalışması öncesi yaptığımız araştırma,
yolculuğun haritasını çizmek için çok kıymetli bir çıkış noktası oldu.
Araştırma safhasının sonlarına yaklaştığımız günlerde ikinci bir kurumun da Ebru’yu desteklemeyi kabul ettiği,
saha çalışmasına başlayıp başlayamayacağım soruldu. On beş güne
ihtiyacım olduğunu söyledim. O anda sorulması gereken iki soruyu
neden sormamış olduğumu daha sonra epeyce merak ettim:
“Kalan miktarı nereden bulacağız? Bulamazsak ne olacak?” Galiba
yaşamlarını planlayan insanlar ile yaşamlarını düşleyen insanlar
arasındaki farklılıklar bu noktalarda ve böyle anlarda ortaya çıkıyor.
Bir projenin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği ise bütçe sayfasındaki
son rakamla değil, o projeye hayat verme tutkusunu zaman içinde
kaç insanın paylaşacağı ile yakından ilgili oluyor. Bu düşünce
projenin her aşamasında doğrulandı ve Ebru, sayısı giderek artan
sponsorlarını ve kadrosunu bulmaya başladı. Bu nedenle Ebru,
öncelikle bir tutku projesidir. İkinci önemli özelliği ise paylaşımdan
doğan ortak bir çabanın ürünü olmasıdır. Paylaşılan tutkular, hele
paylaşanların sayısı giderek artıyorsa, insana yola çıkma ve
yolculuğa devam edebilme gücünü veriyor. Yolunuz “doğru”
insanlarla kesiştikçe sorunların mutlaka çözümleneceği yolunda
tuhaf bir güven oluşuyor insanda. Ve zaman içinde hedef giderek
önemini yitirerek yerini bir “yolculuk” anlayışına bırakıyor.
2001 yılında Türkiye’ye doğru yola çıktığımda Ebru’nun uzun bir
“yolculuk” olacağını anlamıştım. Bütün arzum, Türkiye “ebru”sunun
dünden yarına doğru değişerek akmakta olan renklerinin
bugününü belgelerken, kendi kişisel yolculuğumu da değişerek
sürdürebilmekti.
Projenin, tamamlanması beş yıl sürecek olan saha çalışması
böylece başlamış oldu. Fotoğraflayacağım grupların Türkiye’nin
hangi kent, kasaba ve köylerinde yaşadıklarını belirten bir liste
yapmıştık. Zaman ve kaynak darlığını göz önüne aldığımızda, saha
çalışmasının her bölge için belirlenecek bir süre ile sınırlanması
konusunu tartıştık ve bütün imkânsızlıklara rağmen bunu
yapmamaya karar verdik. Öykümü, ona konu olacak insanların
katılımları olmadan anlatabileceğime inanmıyordum. Dolayısıyla,
birlikte çalışacağım ve bu öyküyü birlikte anlatacağım insanların
gündelik yaşamlarını bir süre paylaşmam doğru olacaktı. Karadeniz
Bölgesi’nde çalışabilmek için bir ay sisin kalkmasını bekledim.
Viranşehir’de bir tek fotoğraf için yirmi gün geçirdim. Ama gittiğim
hiçbir yerden istediğim fotoğrafları çekmeden ayrılmadım.
Kapıları bana açılan evlerde yattım. Su bulunca yıkandım; yatak
bulunamayınca arabamda uyudum. Her köyde, her evde bereketi
cömertliğinden gelen sofralarda ev halkının günlük yemeklerini
paylaştım. Düğünlere, cenazelere, şenliklere, dini törenlere ve
göçlere katıldım. Ve bu yolculuk boyunca her gün öğrendim, her
gün düşündüm, her gün değiştim.
İlk durağım Marmara Bölgesi’ydi. Bu kararın nedenleri arasında
bölgedeki mikro grup sayısının çokluğu, coğrafyanın kolaylığı ve
fotoğraflanacak grupların bu tür bir çalışmaya daha sıcak bakacaklarını
düşünmüş olmamız vardı. Böylece saha çalışmasına daha
“kolay” bir bölgeden başlamış ve daha “zor” olacağını düşündüğümüz
bölgeleri sonraya bırakmış olacaktım. Ne kadar yanılmış
olduğumuzu birkaç hafta içinde anladım. Daha sonra Anadolu’nun
değişik yörelerinde karşılaşacağım, günlük yaşamın birçok alanına
yansıyan çeşitliliği Trakya’da yakalamaya çalışmak, saha çalışmasında
karşılaşmış olduğum en büyük güçlüklerden birisi olarak kaldı.
Bu duruma ilk tepkim kızgınlık oldu. Bir yanda her yerde göçler ve
asimilasyon nedeniyle neredeyse yok olmuş ya da birbirlerine
benzer kılınmış insanları görüyor, diğer yandan da küreselleşmenin
getirdiği standardizasyondan doğan tekdüzelik içinde umutsuzca
değişik bir renk, başka bir katman arıyordum. Birkaç hafta içinde
kızgınlığımın yerini derin bir hüzün aldı. Yitirilmiş ve bir daha geri
gelmeyecek olan yaşamların, renklerin ve öykülerin hüznünü
duyuyordum. Bu duygulara bir de çaresizlik duygusu eklenmişti:
Çalışmanın kültürel çeşitlilikle ilgili bir kitap ve sergi projesi
olduğunu duyan birçok kişi fotoğrafının çekilmesini istemiyor,
fotoğrafını çekebildiklerim de etnik kimliklerinin kendi adlandırdıkları
biçimlerde açıklanmamasını rica ediyordu. Bu da çekilen
fotoğrafın kitap ve sergilerde kullanılmasının imkânsızlaşması
anlamına geliyordu. Kültürel kimliğinden, bu kimliğin yan yana ya
da iç içe yaşadığı diğer gruplarınkinden farklı olmasından rahatsız,
farklılıklarının açıklanacak olmasından ürken insanlar görüyordum
her yerde. Her eğitim ve refah düzeyinden, yaşam tarzından ve
etnik kimlikten insanda gördüğüm bu tutum, ileride başıma
geleceklerin de habercisiydi.
2001 yılının Ağustos ayında Sarıkız Şenlikleri’ni izlemek ve Alevi
Türkmen olmakla birlikte bu üst gruptan kayda değer farklılıklar
gösteren Tahtacıları fotoğraflamak için Kaz Dağları’nın Sarıkız
mevkiinde bir hafta geçirdim. Tanıştığım, birlikte zaman geçirdiğim
genç yaşlı Tahtacılarla sohbetlerim sırasında konu
kaçınılmaz biçimde Türkiye’de Tahtacı kimliğiyle yaşamanın
zorluklarına geliyordu. Kendileri dışındaki toplumlara kapalı
kalmayı tercih etmelerinin nedenlerini etnik kimliklerine ve dinsel
inançlarına nesiller boyunca yöneltilmiş olan bilgisiz ve hoşgörüsüz
tutumlara bağlıyorlar ve bu nedenle, gitmek istediğim köyün
halkının fotoğraf çekmeme izin vermeyeceklerini düşünüyorlardı.
Köye ulaştığımızda soğuk karşılandım. O gece yakılan büyük bir
ateşin etrafında yapılan ayini izlememe fotoğraf çekmemem
koşuluyla izin verildi. Türkiye’de hâlâ dinsel inançlarından söz
etmekten çekinen, gizli ibadet etmek isteyen ve dinsel kimliğini
açıklamaktan kaçınan grupların varlığına şaşırmış olduğumu
söyleyemem. Bunu bekliyordum. Ancak, eğer ibadet insanın
ruhunu ifade ediş biçimlerinden biri ise yaşamın bu temel
alanındaki suskunluk ve gizliliğin, mevcut olduğunu iddia ettiğimiz
özgürlüğü kısıtladığını düşündüm. Daha sonraki günlerde, köy
halkıyla gelişen dostluğun da yardımıyla, bir Tahtacı düğününü
fotoğraflamam mümkün olduysa da düğün gecesi yapılan bir
semah ayinini fotoğraflama isteğim reddedildi. Semah fotoğraflarını
ancak dört yıl sonra Tunceli’de bir festivalde Tahtacılardan
oldukça farklı bir grup Alevi’yle çalışırken çekebildim.
Benzeri güçlükleri sadece “kapalı” olarak bilinen gruplarla değil,
aşağı yukarı her grupla yaşadım. Çok çabuk ve kolay fotoğraflayacağımı
sandığım İstanbul Yahudileri bu projenin belleğinde
çalışılması en zor ve en kapalı kalmak isteyen grup olarak yerlerini
aldılar. 1934 yılında Kırklareli ve Edirne’de başlayıp Trakya’da
Yahudilerin yaşadığı diğer il ve ilçelere yayılan baskı ve saldırıların
neden olduğu göçe kadar çok sayıda Yahudi’nin yaşamakta olduğu
Edirne’de, bu grubun son temsilcilerini fotoğraflama çabalarım
da benzeri bir direnişle karşılaştı ve çok zor gerçekleşti.
Bu güçlükler, yolculuğum boyunca dönem dönem geçirmiş
olduğum değişimlerden ilkinin başlamasına neden oldu. Duygu
ve düşüncelerim değiştikçe projeye yaklaşımım ve bakış açım da
hızla değişiyordu. Türkiye’nin “ebru”su çokrenkliliğin coşkusunu
yansıtırken aynı zamanda yitirilmiş olanın hüznünü, acılı bir şiddet
tarihini ve farklılığın ızdırabını da üzerinde taşıyordu.
Trakya’da oluşmaya başlayan bu duygu ve düşünceler, yıllar içinde
Anadolu’nun her yöresinde paylaştığım öykülerde tekrar tekrar
onaylandıysa da Viranşehir’de fotoğrafladığım bir Yezidi’nin öyküsünde
en acı örneğini buldu. Beni ağırlamak için son kuzusunu
kesen altmış yaşlarındaki bu zat, “Bizim nüfus kâğıtlarımızdaki
‘din’ hanesine eskiden ya bir çizik atılır ya da ‘Dinsiz’ yazılırdı bilir
misin?” diye sordu bana. “Son yıllarda ise ‘Bilinmeyen’ yazıyorlar.”
İnanmaz bakışlarımı görünce gidip nüfus kâğıdını getirdi ve
“Altmış yıldır kendi memleketimde bana dinsiz dediler” diyerek
nüfus kâğıdını önüme fırlattı. Ben kendi gözlerimle okuduğum
“Bilinmeyen” sözcüğünün sarsıntısından ve mahcubiyetten
suskun, söyleyecek söz ararken hâlâ kulaklarımda çınlayan isyanını
duydum: “Allah belamı verseydi de Yezidi doğmasaydım!”
Marmara Bölgesi’nde derin bir “boğulma” duygusu yaşamaya
başlamıştım. Kırklareli Romanlarının hıdrellez kutlaması olan
Kakava Şenlikleri’ni izlemek istiyor, Şeytan Deresi boyunca kurulan
çadırların çevresinde pişirilen yemeklerin ve Roman müziğinin
eşliğinde gelişen bu kendiliğinden kutlamanın bana soluk aldıracağını
düşünüyordum. Köklerinin eski Mısır mitolojisine dayandığı
ve bir tür “bahar ayini” olduğu söylenen Kakava Şenlikleri, zaman
içinde Kırklareli’nin Roman olmayan halkları tarafından da benimsenmiş
ve heyecanla beklenen bir gün haline gelmiş. 1990 yılında
Kırklareli Belediyesi tarafından sahiplenilmiş ve Karagöz’ün de
Kırklarelili olduğundan yola çıkılarak adı “Kırklareli Karagöz Kültür
Sanat ve Kakava Festivali” olarak resmileştirilmiş. Aynı dönemde
belediye, düzensiz ve çevreyi kirletici bir unsur olduğu gerekçesiyle
Şeytan Deresi çevresinde çadır kurmayı ve piknik yapmayı da
yasaklayınca Kakava, ünlü solistlerin açık havada kurulan bir
sahnede verdikleri konserler çevresinde gelişen ve panayır özellikleri
taşıyan bir şenliğe dönüşmüş. Ben izlediğimde, her şeyden
önce bir Roman şenliği olması gereken Kakava’da Romanlarla ilgili
tek unsur, bir ayakkabı boyama yarışmasıydı. Roman boyacılar,
fırçalarını süslü püslü boya kutularına vurarak, zaman zaman da
havaya fırlatıp yakalayarak ritmik ve neşeli bir biçimde ayakkabı
boyuyorlar, yarışmanın sonunda jüri kazananı ilan ediyordu.
Türkiye’nin yetiştirmiş olduğu önemli ve ünlü müzik ustalarının
bir kısmı Kırklareli’nde yetişmiş Romanlar olduğu halde sahneye
çıkan sanatçılar arasında bir tek Roman olmaması düşündürücüydü.
Benzer bir gelişme Karadeniz Bölgesi’nde de yaşanıyordu.
Eskiden beş-on köyün ortak olarak kullandığı yaylalarda yapılan
şenlikleri yöresel müzikler, müzisyenler ve danslı eğlenceler
süslerken, bugünlerde bu şenlikler de tıpkı Kırklareli’ndeki gibi yöre
dışından gelen ünlü sanatçıların konserlerinin izlendiği standart
organizasyonlara dönüşmüştü.
Kendilerini Tahtacı, Gacal, Dağıstanlı, Pomak, Arnavut, Boşnak,
Roman, Kazak, Tacik, Uygur, Polonyalı, Bulgaristan, Romanya,
Yunanistan ve Yugoslavya muhaciri olarak adlandıran kişi ve
grupların fotoğrafları çoğunlukla Marmara Bölgesi’nde çekildi.
Giritli, Rum, Yahudi ve Ermeni fotoğraflarının bir kısmı da yine bu
bölgede, ağırlıklı olarak Büyükada, Heybeliada, Gökçeada, Bozcaada
ve Cunda’da çekildi.
Bana çok sayıda soru bırakan Marmara Bölgesi, aynı zamanda polis
tarafından gözaltına alındığım ve “neyin fotoğrafını çektiğim”
konusunda sorgulandığım tek bölge olarak yolculuk anılarımda
yerini aldı.
Saha çalışmasına Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da devam ettim.
Bu bölgelerde Yezidileri, Sünni, Alevi ve Hıristiyan Arapları,
Süryanileri, Sünni ve Alevi Zazaları, Ermenileri, Yahudileri, Sünni
ve Alevi Kürtleri, Özbekleri, Kırgızları, Azerileri ve Molokanları
fotoğrafladım.
Bir yöreye doğru yola çıktığımda, bir süre birlikte yaşayacağım ve
fotoğraflayacağım grupların müziklerini dinliyordum. Böylece,
bitmez tükenmez yollarda zaman daha çabuk geçerken, ben de
yolculuk boyunca dinlediğim şarkılara, türkülere dalıp Türkiye’nin
seslerinden oluşan “ebru”nun güzelliğini yaşama fırsatını buluyordum.
Doğu Anadolu’da Kürtçe şarkılar dinlemek istediğimde
“yasak” olduğunu söylediler ve uluorta dinlemememi tembihleyerek
bana Kürtçe pop-rock yapan Ciwan Haco’nun bir kasetini verdiler.
Bu tarihten yaklaşık iki yıl sonra, Ciwan Haco’nun Batman’da bir
festivalde verdiği konsere elli bin kişinin mi üç yüz bin kişinin mi
katıldığı tartışıldı basında. Ciwan Haco’nun konserleri ve albümleri
yalnız Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da değil, artık İstanbul’da da
büyük rağbet görüyor. Yolculuğumun başlangıcında varolan çok
sayıda yasağın Ebru’nun saha çalışması bitmeden yasak olmaktan
çıkması, Türkiye’nin değişik kültürel kimliklerin ve bunlara yönelik
hakların tanınması konusundaki kararlı tutumu ve bu konuda
atmakta olduğu adımların büyüklüğü, beni bu yolculuk boyunca
sevindiren gelişmeler oldu. 1996 yılında İzmir’de kurulan “Romanlar
Kültür Sosyal Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği”nin,
1997 yılında İçişleri Bakanlığı tarafından “etnik yapılaşma”
nedeniyle kapatıldığını biliyordum. Birkaç yıl sonra Roman aktivist
Yakup Çardak’ın gayretleriyle bu kez “Hindistan’dan Göç Edenler
Kültür Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği” adıyla yeniden
kurulan bu derneğin öyküsünü gazetelerden izlemiştim. Yolculuğumun
sonuna yaklaştığım günlerde ise gazeteler, Romanların
Türkiye’de ilk kez İzmir’de örgütlendikleri haberini veriyor ve
kurulan derneğin resmi adını “Roman Kültürü Sosyal Yardımlaşma
Derneği” olarak bildiriyorlardı (Milliyet, 8 Mayıs 2005). Aynı yılın
sonuna doğru Avrupa Konseyi bünyesinde 1971 yılından beri
faaliyet gösteren Roman Meclisinde Türkiye’nin iki kişiyle ilk kez
temsil edileceğini ve bu temsilcilerden birinin de Yakup Çardak
olduğunu okudum ve Ebru’yla ilgili yolculuğumun hiç tanışmamış
olduğum bu kişinin yolculuğuyla bir şekilde kesişmiş olduğu gibi
tuhaf bir duyguya kapıldım (Radikal, 11 Kasım 2005).
Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya gidip de yaşanmış olan acı
olayların neden olduğu travmanın insanlar üzerinde bırakmış
olduğu derin izleri görmemek ve bu yaraların sarılmasının çok
zaman alacağını düşünmemek mümkün olmuyor.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Türkiye’nin ebruli renklerinin
kentlerde bile en belirgin ve en parlak biçimleriyle görülebildiği
bölgeler. Bu yörelerde kültürel farklılıkların, kültürel çeşitliliğin
sürmekte olduğu fazla derinlere bakmak zorunda kalmadan
kolayca fark ediliyor. Öte yandan Türkçe, Kürtçe ve Ermenice
söylenen ortak türküler; Kürtler, Süryaniler, Ermeniler ve Araplar
tarafından paylaşılan deq gibi süsler; çeşitli gruplar tarafından
kullanılan poşiler ve bunlara benzer birçok unsur, bu renklerin birbirinin
içine geçmiş ve birbirine karışmış olduğu alanlara da dikkati
çekiyor ve insanı yöredeki kültürel geçişlilikleri görmeye itiyor.
Mardin çok sayıda Süryani’nin yaşadığı, halkın Türkçeden çok Arapça, Kürtçe ve Süryanice konuştuğu, taş konut mimarisinin özgünlüğüyle ün kazanmış bir kent. Burada değişik dönemlerde yapılmış İslam anıtlarıyla Hıristiyan yapılarını yan yana görmek mümkün. Külliye, cami, türbe ve medreselerin yanı sıra Katolik ve Ortodoks Süryanilere, Katolik ve Gregoryen Ermenilere ve Keldanilere ait kiliseler başka şehirlerde de yaşanmış ve kaybolmuş birliktelikleri hayal edebilmemize yardımcı oluyorlar.
Mardin’de Süryani kiliselerinde kullanılan, üstleri ikona desenli kumaş baskıları yapan kişiyle tanıştım. Yıllarca bu tekniği bilen son kişi olması nedeniyle bu eski el sanatının kendisinden sonra yok olacağını bilmenin hüznünü taşımışken son aylarda almış olduğu bir haber onda umut ve sevinç yaratmıştı. Kendisine, devlet finansmanıyla açılacak bir kursta bu baskı tekniğini genç nesile öğretmesi teklif edilmişti. Umarım bu proje gerçekleşmiştir ve bu güzel baskılar Mardin kiliselerini ve başka mekânları süslemeye devam eder. Böylece benim hiçbir rengin, hiçbir güzelliğin son fotoğraflarını çekmeyi istememe arzum karşılık bulur ve bu renkler benden sonraki fotoğrafçıların çalışmalarına da ilham verir.
Son yılların çok önemli gelişmelerinden biri, yurt dışına göç etmiş olan Süryani ve diğer bazı grupların yavaş yavaş köylerine dönmeye başlamış olmaları. Devletin desteği başta olmak üzere, birçok olumlu sürecin mümkün kıldığı bu geri dönüşle canlanan köyleri gördüm, bir kısmını da fotoğrafladım.
Ancak Mardin’de yalnız birlikte yaşama örnekleri değil, en yakınımızdakilere duyulan uzaklığın da örneklerini gördüm. Müslümanların, Hıristiyanların ve Yezidilerin birlikte yaşadığı Midyat’ta Yezidilerle ilgili çalışmayı yaparken birisini gösterdiler. Anlatılana göre bu genç adam sık sık Midyat’ın Müslüman halkının şakalarına konu edilirmiş. Ben, insanların “şaka kurbanı” olarak seçtikleri bir kişinin gülünç maceralarını dinlemeye hazırlanırken anlatılan öykü kanımı dondurdu. Yezidilerin, etraflarına kendilerini çevreleyen bir halka çizildiğinde bu halka bir başkası tarafından silinmedikçe içinden çıkamamalarını gerektiren bir inançları var. Bu gencin kızgın güneş altında saatlerce halkanın silinmesi için yakarmasının eğlence konusu edilmesi epeyce düşündürdü beni. Bu uygulamanın, dünyanın çeşitli bölgelerinde Yezidilerle birlikte yaşayan Hıristiyan ve Müslüman grupların yaygın eğlence konusu olduğunu sonradan öğrendim. Kendi inançlarımızı kutsal ve dokunulmaz olarak kabul ederken kendimizinkinden farklı olan inançlara saldırabilmek, o inançları aşağılayabilmek veya eğlence konusu yapabilmek bütün yolculuğum boyunca sık sık karşılaştığım yaygın bir eğilimin tezahürüydü. Farklı olana yöneltilen hoşgörüsüz, saygısız, aşağılayıcı ve saldırgan tutumlara Türkiye’nin her yöresinde rastladığımı söyleyebilirim. Kimin hoşgörüsüzlüğünün daha etkili ve yaralayıcı olduğu, elbette çoğunluğun ya da gücün kimin elinde olduğuyla yakından ilgiliyse de bireysel ilişkiler ve komşuluk ilişkileri açısından bu hoşgörüsüzlüğün ve önyargılılığın aşağı yukarı bütün gruplar içinde az ya da çok mevcut olduğunu gözlemledim. Hepimizin duyarak büyüdüğü, bir kısmı günlük konuşmaların içine girmiş, bazen kasıtlı olarak, bazen de gelişigüzel kullandığımız ifadeleri yeniden düşünebilmem için epeyce fırsatım oldu. Biraz düşünsek sayılarının yüzleri bulacağından emin olduğum “Yezidi’nin kestiği et yenmez”, “korkak Yahudi”, “Ermeni tohumu”, “yetmiş iki buçuk millet” (buçuktan kastedilen Romanlar) gibi ifadelerin ülke çapında bilinen ve kullanılanları olduğu gibi, yörelere özgü olanları da zengin bir dağarcık oluşturuyor. Bu olgular beni cevabını vermekte epeyce zorlandığım sorulara getirdi: “Öteki” olmak duygusuyla nasıl başa çıkılırdı? İnsan kendi vatanında, kendi evinde, kendisini yersiz yurtsuz hissedebilir miydi?
“Biz” ve “öteki”nin içi farklı doldurulsa da herkesin bir “öteki”si vardı. Antakya’da Nusayriler, Sünnilerin kendilerini diğer Anadolu Alevileri ile aynı kategoriye koymalarından yakınarak kültürlerinde Anadolu etkilerinden çok Arap etkileri olduğunu ve bu nedenle aslında Sünnilerden “daha Müslüman” olduklarını savunuyorlardı. Bazı Çerkezler, Abazaların Çerkez olmadığını iddia ediyor, bazıları Abazalara “Çerkez’in Çingene’si” diyor ve Çerkezler dışındaki bütün gruplardan aşağılayıcı bir tonla “Türkler” olarak söz ediyorlardı. Edremit yöresinde tanıma fırsatını bulduğum aydın ve hoşsohbet bir Alevi dedesi, Sünnilerin Alevilere yönelttiği saldırgan tutumlardan yakındıktan sonra, sorum üzerine, kızının Sünni birisiyle evlenmesinin imkânsızlığını “her kuş kendi sürüsüyle uçar” diyerek belirtiyordu. İstanbullu bir Musevi de “davul dengi dengine” diyerek Sefarad ve Aşkenazi Yahudilerin “çok farklı” olmaları nedeniyle bu “karışık” evlilikleri tasvip etmediğini bildirdi.
Şüphesiz ki saha çalışmasının her anını bu zorlu öyküler belirlemedi. Katıldığım düğünlerde, şenliklerde, izlediğim kutlamalarda hem çalıştım hem eğlendim. Çeşitli oyunları, yarışları, karşılaşmaları izlerken heyecanlandım. Türkiyeli insanların anlattıkları öykülere kattıkları mizah, zaman zaman gülmekten gözlerimi yaşarttı. Sıradan günlerde, gecelerde uzun süren sohbetlerin keyfini yaşadım. Benim yolculuğum da tanık olduğum hayatlar gibi acı ve tatlının karmaşık dansıyla şekillendi.
Bu karmaşık dansa tanık olduğum yerlerden biri Van yakınlarındaki
küçük bir Kırgız köyüydü. Bu köyde yaşayan Kırgızlar anavatanları
Afganistan’daki savaştan dolayı mülteci olmuş, uzun yolculukları
1980’lerin başında Van’da sonlanmış. İlk yıllarda yabancı bir ülkede,
farklı iklim koşullarında yeni hayatlar kurmaları, devletin onlara
verdiği ve hayvancılık için hiç uygun olmayan iki katlı betonarme
evlere alışmaları zor olmuş olsa da duruma ayak uydurmayı
başarmış, hem kendileri değişmiş, hem bulundukları yeri dönüştürmüşler.
Bu dönüşüm yer yer evlerin birinci katını ahıra çevirerek
hayvancılığa devam etmeyi de içermiş. 1999 Marmara depreminden
sonra Kırgızistan deprem yardımı olarak Kırgızların yurt adını
verdikleri büyük çadırlar göndermiş ancak çok büyük, ağır ve
kurulması zor bir çadır olan yurt depremzedelere dağıtılmamış,
depolarda saklanmış. Birkaç yıl sonra depolar temizlenirken bu
çadırları fark eden bir Kızılay yetkilisi bunların Van civarında
yaşamakta olan Kırgızlara verilmesini teklif etmiş. Benim gittiğim
köydeki Kırgızlar, içleri tertemiz ve özenle döşenmiş bu çadırları
Kuran kursu dersliği olarak, ya da köye gelen önemli misafirlerin
ağırlanması için ortak bir alan olarak kullanıyorlardı. Kırgızlar
savaştan kaçarken geride bıraktıkları yurt’larına bir başka travmanın
(deprem) ördüğü dayanışma ağları sayesinde kavuşmuşlardı.
Bu köyde katıldığım şenlikli düğünde bir yandan erkeklerin at
sırtında oynadıkları kök börü oyununu izlerken, bir yandan da bu
insanların ve yurt’larının arkasında yatan ironik tarihi düşünüyordum.
Yolculuğum boyunca Türkiyeli insanların ve ait oldukları kültürlerin
bir “mozaik”ten çok
“Ebru”yu anımsattığını düşünmeme neden
olan birçok izlenimim oldu. Birbirlerini “öteki” olarak gören gruplar
tarafından paylaşılan geleneksel giysiler, şarkılar, müzik aletleri,
kına gibi süsler ve yemeklerin yanı sıra ortak şenlikler, kutlamalar
da var. Karadeniz Bölgesi’nde Lazlar ve Hemşinliler, ortak geleneksel
enstrümanları olan tulumun bu iki gruptan hangisine ait
olduğunu tartışıyorlar. Temmuz ayı içinde yapılan Vartavar
Şenlikleri de Türkiye’nin farklı köşelerindeki Ermenilerin ve
Hemşinlilerin paylaştıkları bir kutlama. Çamlıhemşin’in Amlakit
Yaylasında Hemşinlilerle kutladığım Vartavar’ı, daha sonra Patrik
II. Mesrob’un da katılımıyla Antakya’nın tüm nüfusu Ermeni olan
tek köyünde, Vakıflıköy’de izledim. Pagan dönemlerden beri
varolduğu bilinen bazı kutlamaların Anadolu’da aşağı yukarı her
grup tarafından değişik adlar altında paylaşılıyor olması da bu
duruma iyi bir örnek. Daha önce sözünü ettiğim Kakava’nın yanı
sıra Paskalya, Yumurta Bayramı, Nevruz, Kırklar Bayramı adlarını
alan ve birbirine çok yakın tarihlere denk düşen kutlamalar,
günümüzde farklı dini mitolojileri yansıtsalar da, doğanın canlanmasına
ve yeniden doğuşa yönelik ortak unsurları ve sembolleri
içlerinde barındırıyorlar. Başka inanç ve pratikler de
Ebruli bir görünüm sergiliyorlar. Yılın iki gününde Büyükada’daki Aya Yorgi
Kilisesi’ne yürüyerek dilekte bulunan binlerce kişinin arasında
Müslümanlar, Rumlar, Ermeniler ve Museviler var. Gerçekleşmesi
istenen şeylerin maketlerini yaparak belli yerlere bırakmak ve
ağaçlara renkli bezler asarak dilekte bulunmak, Türkiye’de yaşayan
her grupta mevcut bir uygulama. Yezidilerin en önemli dini sembolü
olan Melek Tavus motifleriyle dokunmuş halıları Türkiye’nin
her yöresinde gördüm. Bu ortaklıklara baktığımda, Türkiye’de
birbirine geçmiş ve birbirinin tonlarını etkilemiş bir renk karışımı
içinde görülen “bizler” ve “ötekiler” ayrımının kesinliği ve sertliği
bende hep doğal bir tablonun içinde doğal olmayan bir unsurun
varolduğu izlenimini yarattı.
Karadeniz Bölgesi’nde kendilerini Laz, Gürcü, Hemşinli ve Çepni
olarak tanımlayan pek çok kişiyi fotoğrafladım. Kendilerini herhangi
bir tanımlama içine sokmayan (veya sokamayan) ilginç bir
grup bu bölgedeki Rumca konuşan Müslümanlardı. Aslında şunu
da belirtmemde fayda var: Hem Karadeniz bölgesinde çalıştığım
gruplar içinde hem de
Ebru yolculuğumun diğer duraklarında
sahip olduğu çeşitli farklı özelliklere rağmen kendisini “Türk” olarak
tanımlayan ve başka bir tanımı reddeden pek çok kişiyle karşılaştım.
Karadeniz Bölgesi’nde halkın yaygın şikâyet konularından birisi,
köy isimlerinin değiştirilmesi, Türkçeleştirilmiş olmasıydı. Bir köyün
yeni adını söyleyerek yol sorduğumda birçok kişinin bu adları
bilmediğini ve hâlâ eski biçimleriyle kullandığını fark edince,
doğduğum şehir olan Gümüşhane’de de çocukluğumda birçok
köyün adının değiştirildiğini hatırladım. Günlük bir gazetede “Kırk
yıl önce ani bir emirle adı Konaklar oluveren Kayseri’nin Germir
Köyü, halkının verdiği dilekçelerle eski adına kavuştu” başlıklı bir
haber okumuştum. Bu habere göre, ünlü film yönetmeni Elia
Kazan’ın köyü olarak bilinen ve 20. yüzyılın başına kadar Müslüman
ve Müslüman olmayan grupların bir arada yaşadıkları bu köyün
halkı, eski isimlerini geri almak için vermiş oldukları mücadeleyi
kazanan Tavlus (Aydınlar) köylülerini örnek almışlardı. Aynı haberde,
1940’lardan beri bu iş için İçişleri Bakanlığı’na bağlı “Ad
Değiştirme Komisyonu” ve “Yabancı Adları Değiştirme Komisyonu”
gibi komisyonlar kurulmuş olduğu da anlatılıyordu
(Hürriyet, 14 Temmuz 2002). Karadenizlilerin şikâyetlerine yansıyan kızgınlık ve köylerinin isimlerini sahiplenişlerindeki tutku o kadar güçlü ki bu bölgeden köylerin de eski adlarına kavuştukları yolundaki haberleri çok yakında gazetelerde okursam şaşırmam.
Karadeniz Bölgesi’nde Gürcüleri fotoğrafladığım Maçaheli doğasının
güzelliği büyüledi beni. Türkiye-Gürcistan sınırında,
Artvin’in Borçka ilçesine bağlı, altı köyü Türkiye, on iki köyü Gürcistan
sınırları içinde kalmış olan bu yöre, kestane çiçeği ve komar
ağacı balı ile tanınıyor. Yolu kış aylarında tamamen kapanan
Maçaheli, aynı zamanda “Yaşlılar Korosu” ile ünlü. Bu koro, nesiller
boyunca ağızdan ağıza geçen ve üretim dahil yaşamın hemen her
alanını yansıtan eski Gürcü şarkılarını çoksesli olarak söylüyor.
Gürcistan’ın Tiflis kentinde düzenlenen “Uluslararası Çoksesli
Şarkılar Sempozyumu”na Türkiye’yi temsilen katılıp büyük başarı
kazanmışlar. Bu başarının nedenini, söyledikleri iki-üç yüzyıllık
şarkıların Gürcistan’da bile unutulmuş olmasına bağlıyorlar.
Bu proje için çektiğim yaklaşık on beş bin kare fotoğraf içinde en
zor çekilmiş olanı beş atmaca ve beş Laz erkeğin olduğu fotoğraf.
Atmaca beslemek ve eğitmek Laz erkekleri arasında son derece
saygı uyandıran bir uğraş. Usta bir atmacacı olarak tanınmak bir
onur kaynağı. “Avrupa Birliği Uyum Yasaları” çerçevesinde ve hayvan
hakları ile ilgilenen kuruluşların çabaları sonucunda Karadeniz
Bölgesi’nde atmaca beslemek yasaklanınca, bütün atmacalar
jandarma tarafından toplanıyor. Arhavi, halkın “Atmacamızı
vermeyiz!” sloganıyla tarihinin en büyük protesto gösterilerine
sahne olunca, devlet geri adım atıyor ve atmaca beslemeyi bir kurs
sonunda alınabilen sertifikalara bağlıyor. Belki gelen yasaklarla
ilgili olarak, belki de mevsimi olmadığı için, benim Arhavi-Hopa-Ardeşen
yöresinde çalıştığım üç ay boyunca ortalıkta atmaca
görmek pek mümkün olmadı. Bölgenin en değerli atmacaları
oldukları için sahipleri tarafından zamanı geldiğinde doğaya
salınmayarak evde tutulan iki atmacanın fotoğrafları ise “göze
gelirler” diye çekilemedi. Bu arada benim atmaca arayışım köy
kahvesinde o kadar konu edilmiş ki bir akşam haber geldi: “Saçı
uzun hâlâ atmaca arıyorsa gelsin, yarın götüreceğiz onu atmacalara!”
Ve yolculuğun sonunda, karşımda bir dere kenarında beş
atmacayı sevip okşayarak birbirlerine atmaca öyküleri anlatan beş
adam… Bu bölgenin “saçı uzun” fotoğrafçıya son hediyesi, bu güzel
buluşma oldu.
Saha çalışmasında sıra İç Anadolu Bölgesi’ne gelmişti. Bu bölgede Tatarları, Alevi Türkleri ve Çerkezleri fotoğrafladım.
Çerkezlerde evlerin duvarlarına aile büyüklerinin fotoğraflarını
asmak çok yaygın bir âdet. Uzunyayla’da beni misafir eden
Çerkezlere bu fotoğraflarda gördüğüm Çerkez kamalarını, göz
kamaştıran güzellikteki giysileri ve gümüş kemerleri saklayıp
saklamadıklarını sordum. 1980 darbesinden sonraki silah toplama
operasyonlarında “Rusya’dan gelmişliğimizden midir nedir,” erkeklerin
geleneksel giysilerini süsleyen bütün kamaların ve fişekliklerin
toplandığını söylediler. Bu ata yadigârlarını toprağa gömerek
kurtarmak isteyenler olmuşsa da çoğu kaybolmuş, çürümüş ya da
toplanmış. Bu öyküye ince bir mizah katan bir Çerkez, Uzunyayla’da
en zor bulunan şeyin Çerkez giysileri ve kamaları olmasının
bütün kabahatinin devlete ait olmadığını, bir kısmının da Çerkez
kadınlara ve o yıllarda Uzunyayla’yı saran “melamin” modasına
ait olduğunu söyledi. “Biz, iki plastik tabağa çok gümüş kemer
verdik” diyerek belki de değişimin bazen çabucak gelen ve geçen
“moda”lardan da kaynaklanabileceğini söylemek istedi.
Konu mizahi yaklaşımlardan açılmışken Hacıbektaş’ta dinlediğim
bir öyküden söz etmeden geçemeyeceğim. Hacıbektaş, Alevi
Türklerin yaşadıkları bir yöre. Camide ibadet etmenin Sünni
Müslümanlara ait bir uygulama olduğunu bildiğim için Hacıbektaş’ın
Alevi köylerinde gördüğüm camiler ilgimi çekti. Merakımı
yenemeyip sadece Alevilerin yaşadığı köylerde neden cami
olduğunu sordum. Gülümseyerek “Devletin bu bölgeye yaptığı
yardımdır” dediler. “Nasıl yani?” diye üsteledim. Devlet, bir dönem
planlı ve programlı bir şekilde bölgedeki bütün Alevi köylere cami
inşa etmiş. Bir kısım köylerin halkı da bu kampanya dahilinde
kimliklerinin farklılıklarından rahatsızlık duyarak “çoğunluğa
uymak” için kendi camilerini kendileri yapmış. Öykünün trajikomikliği
burada da bitmiyor. Bu camiler yapılmış ama Aleviler
elbette ibadet biçimlerini değiştirmemişler. Dolayısıyla camilerin
ne imamı var ne de cemaati. Bir gün resmi üniformalı bir albay
köye gelerek yoldan geçmekte olduğunu, camide cuma namazı
kılmak istediğini söylemiş. “Buyur albayım” demiş köylüler. Caminin
kilitli kapısını açmak için verilen uğraş, olmayan imamı
aramak gayreti ve albayın tepkileri bu öyküye neredeyse komik bir
fıkra özelliği kazandıran öyle ince bir mizahla aktarıldı ki bugün
bile hatırladığımda gülümsetiyor beni.
Ebru’nun saha çalışmasının son durakları Akdeniz Bölgesi ile Ege
Bölgesi oldu. Toros Dağları’nda Sünni Yörüklerin göçlerine katıldım.
Ege Bölgesi’nde Uşak, İzmir, Menemen, Milas ve birçok köyde
çalıştım. Bu bölgede çok sayıda Sünni Türk’ün fotoğrafını çektim.
Köyler, kasabalar, kentler ve ülkeler arasındaki iletişimin hızlanması,
ulaşımın kolaylaşması ve yeni ekonomik koşulların getirdiği
değişim, Anadolu’nun her köşesinde fark ediliyor. Televizyonun
her eve girmesi yıllar almışken cep telefonunun kısa bir sürede
yurdun her köşesine yayılmış ve günlük yaşamın vazgeçilmez bir
parçası haline gelmiş olması, teknolojinin getirdiği önünde durulamaz
dönüşümün de bir göstergesi. Değişim, çok uzun dönemler
ona kapalı kalmış olan gruplarda izlendiğinde daha da çarpıcı bir
hal alıyor.
Akdeniz Bölgesi’nde yaşayan Yörükler, kış aylarını genelde deniz
kenarında bir kışlakta geçirip ilkbaharın sonlarına doğru Toros
Dağları’nın 3.000 metreye kadar yükselen yaylalarına doğru göçe
başlıyorlar. Yörüklerin Sarıkeçili aşireti, göçlerini hâlâ deve sırtında
yapan son göçer gruplardan. Göçerlerin çoğu artık deve yerine
kamyon kullanıyor. Kıl çadırlar yerlerini naylon ya da branda
çadırlara, çarıklar yerlerini lastik ayakkabılara bırakırken trampa
ekonomisinin yerini de para ekonomisi almış. Bu değişimin bir
kısmı doğal ve kaçınılmaz nedenlere bağlı görünüyor. Sarıkeçililer,
birçok Yörük grubun artık deve yerine kamyon kullanmasının
nedenini Anamur’un kentleşmesine bağlıyorlar. Eskiden onlarca
deveyi göç zamanı gelinceye kadar sulayıp, besleyip, barındıracak
yerler varken, son yıllarda belediye buna izin vermez olmuş.
Kentlerin yeni düzeni içinde çok sayıda devenin ve çadırın yeri
olmadığı için çaresiz kamyonla yapılır olmuş göçler. Ama bu
yeniliğin etkileri sadece ulaşım aracının değişmesinde kalmayıp
yaşamın birçok temel öğesine de uzanmış. Develer dağların
zirvesine kadar çıkabilirken kamyonlar ancak yolların izin verdiği
belli yüksekliklere, belli bölgelere çıkabiliyor. Bu da otlak alanları
nın daralması anlamına geliyor. Bazı Yörükler bu yüzden “sütün
tadının bile” değiştiğini söyleyerek bir alandaki değişimin yarattığı
zincirleme etkilerden yakınıyorlar.
Geleneksel yöntemlerle üretim yapan, günü saat dilimlerine
bölmek yaşamlarında bir anlam taşımadığı için pek saat kullanmayan
Sarıkeçililerin cep telefonu kullanıyor olmaları, Anadolu’da
tanık olduğum ilginç görüntülerdendi. Toroslardaki çalışmamı
bitirip İstanbul’a döndüğüm günlerdi. Cep telefonum çaldı. Arayan,
beni göç boyunca kıl çadırında misafir etmiş olan Yörük
arkadaşımdı. “Attila abi, nasılsın?” diye başlayıp “Abi biliyorsun,
şehirden uzağız. Bana biraz kontör göndersene!” diyerek bağladı
sözlerini. “Oğlum, Yörük adamsın, dağın tepesindesin, evin yok
adresin yok, nasıl kontör göndereceğim sana?” diye sordum.
Gülmeye başladı. “Abi, sizin Amerika’da yok mu bu işler? Sana tarif
edeyim; dediklerimi yap, senin telefondan benimkine gelecek
kontör.” Bu işin cep telefonunun tuşlarına basılarak nasıl yapılacağını bana anlatmaya çalıştıysa da bir türlü beceremedim.
Sonunda cep telefonu satan bir dükkânın tezgâhtarının yardımıyla
sorunu çözdük. Uzun yıllar Amerika’da yaşamış birisi olarak cep
telefonu teknolojisinin inceliklerini göçer arkadaşımdan öğrenmiş
oldum. Tabii öğrendiğim başka bir şey de çok sık kullanılan “ilerigeri
kalmış” tanımlamalarının anlamsızlığıydı.
Anadolu’da dolaşırken insanın zamanla ilgili düşüncelere kapılmaması imkânsız. Bazı yörelerde her bastığı taşın yaşını
binyıllarla ölçüyor insan. Sık sık karşınıza çıkan tarihi kalıntılar, bu
topraklardan gelip geçmiş onlarca uygarlığı ve birbirinden çok
farklı insanların birbirinden çok farklı zaman dilimleri içerisinde
yer almış olan yaşamlarını ve öykülerini düşündürüyor. İzleri ve
etkileriyle hâlâ yaşayanlar ve tamamen kaybolmuş olanlar… Bir
yandan beraberinde getirdiği değişimlerle çağın hızlı akışını
yaşıyorsunuz Anadolu’da, bir yandan da öncesizliği ve sonrasızlığı
içinde zamanın sanki durmuşluğunu. Ve binlerce yıl sonra ayak
bastığımız yerlerde dolaşacak olan insanlara bizlerden kalacak
öyküleri düşünüyorsunuz. Savaşın ve barışın, sevginin ve nefretin,
ölümlülüğün ve ölümsüzlüğün öykülerini…
Binlerce yıl önce Anadolu topraklarında icat edildiği söylenen
saban, ben bu düşünceler içindeyken en beklenmedik yerde ve en
beklenmedik bir anda çıktı karşıma. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun
uzak köşelerinde bile traktörle tarım yapıldığını gördüğ
ümde, ne kadar zamandır saban kullanmadıklarını sorduğum
köylüler, “Sizin Amerika’da kullanan kaldı mı?” diye gülmüşlerdi.
Ama Ege Bölgesi’nde bir köyden diğerine giden yolun kenarındaki
tarlayı sürmekte olan bir kadın, saban kullanıyordu. Tarlasını
sürerken fotoğraflarını çekmeme izin verdi. Bir ara biraz sohbet
ettik. “Kaç günde biter bu tarla sabanla?” diye sordum. “Dört gün
alır” dedi. Yanımdaki arkadaş, “Traktörle dört saatlik iş” diyerek
katıldı söze. Aldığımız cevap, Anadolu insanlarında hâlâ mevcut
olduğunu düşündüğüm tevekkülün teslimiyetini ve sükûnetini
yansıtıyordu: “Sabanın bereketi yoktur traktörde.” Bu beklenmedik
görüntü, bir anda, bütün değişimine rağmen Anadolu’nun insanda
uyandırdığı ezelilik ve ebedilik duygusuna ve o sonsuz akış içinde
zamanın durmuş olduğu sanısına taşıdı beni. Tarladan ayrılmadan
sordum sabanlı kadına: “Kökün nerelerdendir?” “Bizim buralar hep
Türk’tür” dedi. “Ve hiç karışmamıştır.”
Bu yazıda sizlere birden çok yolculuktan söz ettim. Türkiye’nin “Ebru”sunun dünden yarına doğru akmakta olan süreci -bugün-
içinde çıkmış olduğum bir yolculuğun anılarını sizlerle paylaştım.
Yolumun kesişmiş olduğu insanların, yaşamların ve öykülerin
bende uyandırmış olduğu duyguları, düşünceleri ve değişimi
aktarmaya çalıştım.
Ebru’nun metinlerini okurken ve fotoğraflarına bakarken sizlerin
de tek başınıza yapmayı tercih edebileceğiniz ya da yaşamlarınızdaki
ve anılarınızdaki insanlarla paylaşabileceğiniz ansal bir yolculuğa çıkacağınızı umuyorum.
Öykümü, yolculuğumun bir kitap ve çeşitli sergilerle sonuçlandığını söyleyerek bitirmek istemediğim gibi, fotoğraflarımın da
Türkiye’nin kültürel çeşitliliği ile ilgili bir “sonsöz” olarak algılanmasını ve değerlendirilmesini istemiyorum. Bu konuda söylenmiş
olanlar, yapılmış ve yapılmamış olanlar, benim bu öyküde
yazdıklarım ve çekmiş olduğum fotoğraflar birer sonsöz değildir.
Türkiye’nin ve dünyanın “ebru”sunda bir sonsözün olmadığına
inanıyorum. Zaman-tarih-içinde hâlâ yazılmakta olan ve her
gün yeniden yazılabilecek -yazabileceğimiz- bir öyküden söz
ettiğimi biliyorum.
Bu nedenlerle, bu öyküyü yolculuğumun ilk gününde bana verilmiş
olan armağana eşlik eden sözlerle bitirmek yerine, hepimiz için
açık bırakmak istiyorum: