baslik
 

İTHAKA

İthaka’ya doğru yola çıktığın zaman,
dile ki uzun sürsün yolculuğun,
serüven dolu, bilgi dolu olsun.
Ne Lestrigonlardan kork,
ne Kikloplardan,
ne de öfkeli Poseidon’dan.
Bunlardan hiçbiri çıkmaz karşına,
düşlerin yüceyse, gövdeni ve ruhunu
ince bir heyecan sarmışsa eğer.
Ne Lestrigonlara rastlarsın,
Ne Kikloplara, ne azgın Poseidon’a,
onları sen kendi ruhunda taşımadıkça,
kendi ruhun onları dikmedikçe karşına.

Dile ki uzun sürsün yolun.
Nice yaz sabahları olsun,
eşsiz bir sevinç ve mutluluk içinde
önceden hiç görmediğin limanlara girdiğin!
Durup Fenike’nin çarşılarında
eşi benzeri olmayan mallar al,
sedefle mercan, abanozla kehribar,
ve her türlü baş döndürücü kokular;
bu baş döndürücü kokulardan al alabildiğin kadar;
nice Mısır şehirlerine uğra,
ne öğrenebilirsen öğrenmeye bak bilgelerinden.

Hiç aklından çıkarma İthaka’yı.
Oraya varmak senin başlıca yazgın.
Ama yolculuğu tez bitirmeye kalkma sakın.
Varsın yıllarca sürsün, daha iyi;
sonunda kocamış biri olarak demir at adana,
yol boyunca kazandığın bunca şeylerle zengin,
İthaka’nın sana zenginlik vermesini ummadan.

Sana bu güzel yolculuğu verdi İthaka.
O olmasa, yola hiç çıkmayacaktın.
Ama sana verecek bir şeyi yok bundan başka.

Onu yoksul buluyorsan, aldanmış sanma kendini.
Geçtiğin bunca deneyden sonra öyle bilgeleştin ki,
Artık elbet biliyorsundur ne anlama geldiğini İthakaların.

Konstantinos Kavafis
(Çeviren: Cevat Çapan, Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi)

© copyright 2004, Attila Durak

Sarıkeçili, Toros Dağları
Haziran 2004

index

2001 yılının Haziran ayında bana “yolun açık ve aydınlık olsun” sözleriyle verilen bu şiiri yanıma alıp Ebru’nun beş yıl sürecek olan saha çalışmasına başlamak üzere New York’tan ayrıldım. Ebru’nun resmi öyküsü, o tarihten bir buçuk yıl önce, 2000 yılının ilk günlerinde başladı. Bugün baktığımda bu serüvenin başlangıcının aslında çok daha önceye, ilk gençlik yıllarıma uzandığını düşünüyorum.

İstisnasız herkesin bir ya da birden çok düşü beslediği, büyüttüğü yıllardır ilkgençlik yılları. O nedenle de umut dolu yıllardır. Yaşama ve dünyaya bakışımızın oluşmaya başladığı, kendimizi ve kendimizden başka insanları keşfedip tanımaya başladığımız yıllar ve bunlara bağlı olarak sorgulama ve “itiraz” yılları...

Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde geçen öğrencilik yıllarımda not ortalamamı yükseltmek bir zorunluluk halini aldığında bu işi en kolay biçimde nasıl yapabileceğimi enine boyuna düşündükten sonra fotoğraf dersi almaya karar verdim. Borç harç bir fotoğraf makinesi edindim. Bu çabanın not ortalamamı artırdığını söyleyemem ama bir şeyi gerçekleştirdiği kesin: O yıl fotoğraf çekmekten başka bir şey yapmadım ve yapmak da istemedim. Ders yılının sonunda fotoğraf çekmeden geçirilecek bir yaşamı düşünemiyordum. Aynı dönemde kara yoluyla Mısır’a gidip yaklaşık bir ay kaldım. Bu yolculuk, kendim hakkında başka bir şeyi keşfetmeme yol açtı: Değişik ülkelere gitmeyi, farklı bulduğum insanların fotoğraflarını çekmeyi seviyor ve tercih ediyordum.

ODTÜ’den mezun olduğumda iktisatçı olarak çalışmak istemediğimi biliyordum; çareyi askere gitmekte buldum. Mısır yolculuğunun tadı damağımda kalmış olduğu için askerliğim boyunca Hindistan’a gidebilmenin hayalini kurdum ve bu yolculuğu gerçekleştirebilmek için planlar yaptım. Askerlik bittiğinde cebimde dört yüz dolarla Hindistan yollarındaydım. Üç ay süren gezim sırasında kendim ve yaşamım hakkında sezmeye başlamış olduklarım bir kanaat haline geldi: Çokkültürlülüğün getirdiği çokrenklilik beni büyülüyordu. Fotoğraflarımda “renk”e doyamıyordum. Dönüşümde tam sınırdan çıkarken üç ay boyunca çekmiş olduğum fotoğrafların tümü çalındı. O yolculuğu bir fotoğraf ile özetlemek istediğimde, kaybetmiş olduğum saydamlar içinde belleğimin arşivinden çekip çıkarttığım hep aynı fotoğraf, aynı imge oluyor: Varanasi’de tek kare içinde çırılçıplak Jainistler, Ramazan nedeniyle oruçlu Müslümanlar ve bir dini bayramı kutlamakta olan Hindular. Türkiye’de—kendi vatanımda—kültürel çeşitlilik konusuna hâkim olan tutumları ilk kez Hindistan’da sorgulamaya başladım. Ebru’yu düşünmeye ve düşlemeye başlamıştım. Yirmi dört yaşındaydım.

İktisatçı olarak çalışmaya başladım. Tatillerimde Türkiye’yi dolaşıyor ve fotoğraf çekiyordum. Aklımda oluşmaya başlayan öyküyü fotoğraf yoluyla nasıl anlatacağımı bilmediğim gibi, anlatmaya çalışacak cesareti de bulamıyordum.

1996 yılında New York’a göç ettim. New York, farklı ülkelerden ve kültürlerden gelen, yüz yetmiş farklı dili konuşan, yüzlerce farklı din ve mezhebe inanan—ya da inanmayan—insanın bir arada yaşadığı sekiz milyonluk bir kent. Bu nüfusun üçte birini yaklaşık iki yüz ülkeden gelen birinci nesil göçmenler oluşturuyor. Kentin lokantalarında dünyanın her ülkesinin yemeklerini tatmak, sanat merkezlerinde, parklarında, metro istasyonlarında ve sokaklarında en akla gelmedik bölgelerin ve halkların müziğini dinlemek, danslarını izlemek mümkün. Henry David Thoreau’nun dediği gibi, herkes “farklı bir davulcuyu dinliyor” New York’ta. Ama bunu yaparken başkasının dinlediği davulun sesine ilgisiz kaldığı da söylenemez. Davul seslerinin birbirine karışması ve yeni sesler yaratmasıyla da sıkça karşılaşılıyor. Amerikalılar kültürel çeşitliliği “eritme potası” metaforu üzerinden tanımlarken, New York’a bu “eritme” çabası pek değmemiş. Zaman o işi yaparsa yapıyor, yapmazsa kimsenin umurunda olmuyor. Bu nedenle, New York’lular kendi kentlerinin çokkültürlü yapısı için “mozaik” metaforunu kullanmayı tercih ediyorlar. Göçmenlik olgusunun bir arada yaşamak zorunda bıraktığı birbirinden çok farklı halkların, eğer arzu ederlerse, kendi renklerini başka hiçbir renkle karıştırmadan koruyabileceklerini ifade etmiş oluyorlar böylece.

New York’un çokrenkliliği ve çoksesliliği hakkındaki bu izlenimlerim, o zamana kadar bir düş olarak yaşatmış olduğum, Türkiye’nin kültürel çeşitliliğini fotoğraflarla anlatma arzusunu bir tutkuya dönüştürdü. Öte yandan, gerek New York gerekse çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği Türkiye şehirlerindeki çeşitliliği anlatmanın en iyi yolu “mozaik” mi diye düşünmeye başladım. Ebru’nun adı henüz konmamıştı.

New York’ta çektiğim ve sokak sanatçılarını konu alan Echoes of the Street adlı polaroit manipülasyon çalışmalarım 2000 yılında Soho’daki Duggal Underground Gallery’de sergilendi. Gördüğü ilgi nedeniyle iki ay uzatılan sergi kapandığında, Ebru’nun öyküsünü fotoğraflarımla anlatabileceğimden emin olduğum gibi, bu öyküyü nasıl anlatacağımı da biliyordum. Nihayet hazırdım. Fotoğrafçılığım konusunda kendime güvenimi kazanmam tam sekiz yıl almıştı.

index

Ebru’yu New York’ta Türkiye ile ilgili sanat ve kültür etkinlikleri düzenleyen ve Türkiyeli sanatçıları destekleyen Moon and Stars Project’e sundum. Proje onaylandı ve Moon and Stars Project, Ebru’ya ilk finansman desteğini veren kuruluş oldu. Kurumun bir grup gönüllüsü de idari ekibi oluşturdu. Sekiz yıllık bir öykü böylece bir projeye dönüştü ve ilk gönüllü kadrosuna kavuşmuş oldu.

Ebru’nun projelendirme safhası çok uzun sürmedi. Birkaç ay içinde yaklaşık altı-yedi yıl sürecek yüksek maliyetli bir projeyle karşı karşıya olduğumuzu biliyorduk. Ebru, en iyimser tahminlerle “yapılması çok zor,” daha muhafazakâr bakıldığında ise “yapılması imkânsız” diye nitelendirilebilecek bir projeydi.

Ebru’nun Türkiye’deki etnik grupları, bu grupların yoğun olarak yaşadıkları kent, kasaba ve köyleri, okunması gereken kitapları ve çalışacağım yörelerde ilk temas edeceğim kişileri belirlemeye yönelik olan araştırma safhası bir yıl sürdü. Bu çalışmaya antropolog Peter Alford Andrews’un Türkiye Cumhuriyeti’nde Etnik Gruplar adlı kitabından yola çıkarak başladık. Kataloglanmış olan kırk yedi üst gruptan hangileriyle çalışacağımızı seçebilmek için grubun büyüklüğü, nüfusunun azalmakta ya da çoğalmakta oluşu ve grubun tarihsel ve kültürel değişimler üzerindeki etkileri gibi birden çok kriter belirledik. Finansman darlığını düşündüğümüzde, gerekirse Estonlar ve Osetin gibi bazı grupları çalışmanın dışında tutabileceğimize, Rumlar, Yezidiler ve Süryaniler gibi nüfusları çok azalmış bazı grupları ise tarihi ve kültürel önemleri nedeniyle mutlaka çalışma kapsamında bırakmamız gerektiğine karar verdik. Asya ve Doğu Avrupa’dan gelmekte olan “yeni göçmenler”in, Türkiye’nin görünümü değişmekte olan “ebru”sunun belgelenmesi açısından önemli olduklarını düşündük. Çalışmanın kapsamı belirlenmişti; en az kırk beş grubu fotoğraflamayı hedefliyordum.

Saha çalışmasına başladığımda, kitaplarda yazanlarla insanların kendilerini tanımlama biçimlerinin bire bir örtüşmeyeceğinin farkındaydım. Gerçekten de, Türkiye’nin farklı yerlerinden insanlarla ilişkiye geçtikçe yaptığımız araştırmanın sınırlarını çok daha iyi gördüm ve kültürel veya etnik kategorileştirmenin ne kadar imkânsız bir çaba olduğunu fark ettim. Uzun Ebru yolculuğunun bana öğrettiği en önemli şeylerden biri, insanların kendilerini tanımlama biçimlerinin hayal edebileceğimizden çok daha karmaşık ve çeşitli olduğuydu. İnsanları belirli kategorilere hapsetmeden kültürel çeşitliliğin nasıl yansıtılabileceği sorusu bu çalışmanın en zor sorusu olarak kaldı. Saha çalışması öncesi yaptığımız araştırma, yolculuğun haritasını çizmek için çok kıymetli bir çıkış noktası oldu. Araştırma safhasının sonlarına yaklaştığımız günlerde ikinci bir kurumun da Ebru’yu desteklemeyi kabul ettiği, saha çalışmasına başlayıp başlayamayacağım soruldu. On beş güne ihtiyacım olduğunu söyledim. O anda sorulması gereken iki soruyu neden sormamış olduğumu daha sonra epeyce merak ettim: “Kalan miktarı nereden bulacağız? Bulamazsak ne olacak?” Galiba yaşamlarını planlayan insanlar ile yaşamlarını düşleyen insanlar arasındaki farklılıklar bu noktalarda ve böyle anlarda ortaya çıkıyor. Bir projenin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği ise bütçe sayfasındaki son rakamla değil, o projeye hayat verme tutkusunu zaman içinde kaç insanın paylaşacağı ile yakından ilgili oluyor. Bu düşünce projenin her aşamasında doğrulandı ve Ebru, sayısı giderek artan sponsorlarını ve kadrosunu bulmaya başladı. Bu nedenle Ebru, öncelikle bir tutku projesidir. İkinci önemli özelliği ise paylaşımdan doğan ortak bir çabanın ürünü olmasıdır. Paylaşılan tutkular, hele paylaşanların sayısı giderek artıyorsa, insana yola çıkma ve yolculuğa devam edebilme gücünü veriyor. Yolunuz “doğru” insanlarla kesiştikçe sorunların mutlaka çözümleneceği yolunda tuhaf bir güven oluşuyor insanda. Ve zaman içinde hedef giderek önemini yitirerek yerini bir “yolculuk” anlayışına bırakıyor.

2001 yılında Türkiye’ye doğru yola çıktığımda Ebru’nun uzun bir “yolculuk” olacağını anlamıştım. Bütün arzum, Türkiye “ebru”sunun dünden yarına doğru değişerek akmakta olan renklerinin bugününü belgelerken, kendi kişisel yolculuğumu da değişerek sürdürebilmekti.

© copyright 2002, Attila Durak

Muş
Ağustos 2002

Projenin, tamamlanması beş yıl sürecek olan saha çalışması böylece başlamış oldu. Fotoğraflayacağım grupların Türkiye’nin hangi kent, kasaba ve köylerinde yaşadıklarını belirten bir liste yapmıştık. Zaman ve kaynak darlığını göz önüne aldığımızda, saha çalışmasının her bölge için belirlenecek bir süre ile sınırlanması konusunu tartıştık ve bütün imkânsızlıklara rağmen bunu yapmamaya karar verdik. Öykümü, ona konu olacak insanların katılımları olmadan anlatabileceğime inanmıyordum. Dolayısıyla, birlikte çalışacağım ve bu öyküyü birlikte anlatacağım insanların gündelik yaşamlarını bir süre paylaşmam doğru olacaktı. Karadeniz Bölgesi’nde çalışabilmek için bir ay sisin kalkmasını bekledim. Viranşehir’de bir tek fotoğraf için yirmi gün geçirdim. Ama gittiğim hiçbir yerden istediğim fotoğrafları çekmeden ayrılmadım. Kapıları bana açılan evlerde yattım. Su bulunca yıkandım; yatak bulunamayınca arabamda uyudum. Her köyde, her evde bereketi cömertliğinden gelen sofralarda ev halkının günlük yemeklerini paylaştım. Düğünlere, cenazelere, şenliklere, dini törenlere ve göçlere katıldım. Ve bu yolculuk boyunca her gün öğrendim, her gün düşündüm, her gün değiştim.

© copyright 2004, Attila Durak

Toros Dağları
Haziran 2004

index

İlk durağım Marmara Bölgesi’ydi. Bu kararın nedenleri arasında bölgedeki mikro grup sayısının çokluğu, coğrafyanın kolaylığı ve fotoğraflanacak grupların bu tür bir çalışmaya daha sıcak bakacaklarını düşünmüş olmamız vardı. Böylece saha çalışmasına daha “kolay” bir bölgeden başlamış ve daha “zor” olacağını düşündüğümüz bölgeleri sonraya bırakmış olacaktım. Ne kadar yanılmış olduğumuzu birkaç hafta içinde anladım. Daha sonra Anadolu’nun değişik yörelerinde karşılaşacağım, günlük yaşamın birçok alanına yansıyan çeşitliliği Trakya’da yakalamaya çalışmak, saha çalışmasında karşılaşmış olduğum en büyük güçlüklerden birisi olarak kaldı.

Bu duruma ilk tepkim kızgınlık oldu. Bir yanda her yerde göçler ve asimilasyon nedeniyle neredeyse yok olmuş ya da birbirlerine benzer kılınmış insanları görüyor, diğer yandan da küreselleşmenin getirdiği standardizasyondan doğan tekdüzelik içinde umutsuzca değişik bir renk, başka bir katman arıyordum. Birkaç hafta içinde kızgınlığımın yerini derin bir hüzün aldı. Yitirilmiş ve bir daha geri gelmeyecek olan yaşamların, renklerin ve öykülerin hüznünü duyuyordum. Bu duygulara bir de çaresizlik duygusu eklenmişti: Çalışmanın kültürel çeşitlilikle ilgili bir kitap ve sergi projesi olduğunu duyan birçok kişi fotoğrafının çekilmesini istemiyor, fotoğrafını çekebildiklerim de etnik kimliklerinin kendi adlandırdıkları biçimlerde açıklanmamasını rica ediyordu. Bu da çekilen fotoğrafın kitap ve sergilerde kullanılmasının imkânsızlaşması anlamına geliyordu. Kültürel kimliğinden, bu kimliğin yan yana ya da iç içe yaşadığı diğer gruplarınkinden farklı olmasından rahatsız, farklılıklarının açıklanacak olmasından ürken insanlar görüyordum her yerde. Her eğitim ve refah düzeyinden, yaşam tarzından ve etnik kimlikten insanda gördüğüm bu tutum, ileride başıma geleceklerin de habercisiydi.

2001 yılının Ağustos ayında Sarıkız Şenlikleri’ni izlemek ve Alevi Türkmen olmakla birlikte bu üst gruptan kayda değer farklılıklar gösteren Tahtacıları fotoğraflamak için Kaz Dağları’nın Sarıkız mevkiinde bir hafta geçirdim. Tanıştığım, birlikte zaman geçirdiğim genç yaşlı Tahtacılarla sohbetlerim sırasında konu kaçınılmaz biçimde Türkiye’de Tahtacı kimliğiyle yaşamanın zorluklarına geliyordu. Kendileri dışındaki toplumlara kapalı kalmayı tercih etmelerinin nedenlerini etnik kimliklerine ve dinsel inançlarına nesiller boyunca yöneltilmiş olan bilgisiz ve hoşgörüsüz tutumlara bağlıyorlar ve bu nedenle, gitmek istediğim köyün halkının fotoğraf çekmeme izin vermeyeceklerini düşünüyorlardı. Köye ulaştığımızda soğuk karşılandım. O gece yakılan büyük bir ateşin etrafında yapılan ayini izlememe fotoğraf çekmemem koşuluyla izin verildi. Türkiye’de hâlâ dinsel inançlarından söz etmekten çekinen, gizli ibadet etmek isteyen ve dinsel kimliğini açıklamaktan kaçınan grupların varlığına şaşırmış olduğumu söyleyemem. Bunu bekliyordum. Ancak, eğer ibadet insanın ruhunu ifade ediş biçimlerinden biri ise yaşamın bu temel alanındaki suskunluk ve gizliliğin, mevcut olduğunu iddia ettiğimiz özgürlüğü kısıtladığını düşündüm. Daha sonraki günlerde, köy halkıyla gelişen dostluğun da yardımıyla, bir Tahtacı düğününü fotoğraflamam mümkün olduysa da düğün gecesi yapılan bir semah ayinini fotoğraflama isteğim reddedildi. Semah fotoğraflarını ancak dört yıl sonra Tunceli’de bir festivalde Tahtacılardan oldukça farklı bir grup Alevi’yle çalışırken çekebildim.

Benzeri güçlükleri sadece “kapalı” olarak bilinen gruplarla değil, aşağı yukarı her grupla yaşadım. Çok çabuk ve kolay fotoğraflayacağımı sandığım İstanbul Yahudileri bu projenin belleğinde çalışılması en zor ve en kapalı kalmak isteyen grup olarak yerlerini aldılar. 1934 yılında Kırklareli ve Edirne’de başlayıp Trakya’da Yahudilerin yaşadığı diğer il ve ilçelere yayılan baskı ve saldırıların neden olduğu göçe kadar çok sayıda Yahudi’nin yaşamakta olduğu Edirne’de, bu grubun son temsilcilerini fotoğraflama çabalarım da benzeri bir direnişle karşılaştı ve çok zor gerçekleşti.

© copyright 2006, Attila Durak

İstanbul
Şubat 2006

Bu güçlükler, yolculuğum boyunca dönem dönem geçirmiş olduğum değişimlerden ilkinin başlamasına neden oldu. Duygu ve düşüncelerim değiştikçe projeye yaklaşımım ve bakış açım da hızla değişiyordu. Türkiye’nin “ebru”su çokrenkliliğin coşkusunu yansıtırken aynı zamanda yitirilmiş olanın hüznünü, acılı bir şiddet tarihini ve farklılığın ızdırabını da üzerinde taşıyordu.

Trakya’da oluşmaya başlayan bu duygu ve düşünceler, yıllar içinde Anadolu’nun her yöresinde paylaştığım öykülerde tekrar tekrar onaylandıysa da Viranşehir’de fotoğrafladığım bir Yezidi’nin öyküsünde en acı örneğini buldu. Beni ağırlamak için son kuzusunu kesen altmış yaşlarındaki bu zat, “Bizim nüfus kâğıtlarımızdaki ‘din’ hanesine eskiden ya bir çizik atılır ya da ‘Dinsiz’ yazılırdı bilir misin?” diye sordu bana. “Son yıllarda ise ‘Bilinmeyen’ yazıyorlar.” İnanmaz bakışlarımı görünce gidip nüfus kâğıdını getirdi ve “Altmış yıldır kendi memleketimde bana dinsiz dediler” diyerek nüfus kâğıdını önüme fırlattı. Ben kendi gözlerimle okuduğum “Bilinmeyen” sözcüğünün sarsıntısından ve mahcubiyetten suskun, söyleyecek söz ararken hâlâ kulaklarımda çınlayan isyanını duydum: “Allah belamı verseydi de Yezidi doğmasaydım!”

Marmara Bölgesi’nde derin bir “boğulma” duygusu yaşamaya başlamıştım. Kırklareli Romanlarının hıdrellez kutlaması olan Kakava Şenlikleri’ni izlemek istiyor, Şeytan Deresi boyunca kurulan çadırların çevresinde pişirilen yemeklerin ve Roman müziğinin eşliğinde gelişen bu kendiliğinden kutlamanın bana soluk aldıracağını düşünüyordum. Köklerinin eski Mısır mitolojisine dayandığı ve bir tür “bahar ayini” olduğu söylenen Kakava Şenlikleri, zaman içinde Kırklareli’nin Roman olmayan halkları tarafından da benimsenmiş ve heyecanla beklenen bir gün haline gelmiş. 1990 yılında Kırklareli Belediyesi tarafından sahiplenilmiş ve Karagöz’ün de Kırklarelili olduğundan yola çıkılarak adı “Kırklareli Karagöz Kültür Sanat ve Kakava Festivali” olarak resmileştirilmiş. Aynı dönemde belediye, düzensiz ve çevreyi kirletici bir unsur olduğu gerekçesiyle Şeytan Deresi çevresinde çadır kurmayı ve piknik yapmayı da yasaklayınca Kakava, ünlü solistlerin açık havada kurulan bir sahnede verdikleri konserler çevresinde gelişen ve panayır özellikleri taşıyan bir şenliğe dönüşmüş. Ben izlediğimde, her şeyden önce bir Roman şenliği olması gereken Kakava’da Romanlarla ilgili tek unsur, bir ayakkabı boyama yarışmasıydı. Roman boyacılar, fırçalarını süslü püslü boya kutularına vurarak, zaman zaman da havaya fırlatıp yakalayarak ritmik ve neşeli bir biçimde ayakkabı boyuyorlar, yarışmanın sonunda jüri kazananı ilan ediyordu. Türkiye’nin yetiştirmiş olduğu önemli ve ünlü müzik ustalarının bir kısmı Kırklareli’nde yetişmiş Romanlar olduğu halde sahneye çıkan sanatçılar arasında bir tek Roman olmaması düşündürücüydü. Benzer bir gelişme Karadeniz Bölgesi’nde de yaşanıyordu. Eskiden beş-on köyün ortak olarak kullandığı yaylalarda yapılan şenlikleri yöresel müzikler, müzisyenler ve danslı eğlenceler süslerken, bugünlerde bu şenlikler de tıpkı Kırklareli’ndeki gibi yöre dışından gelen ünlü sanatçıların konserlerinin izlendiği standart organizasyonlara dönüşmüştü.

Kendilerini Tahtacı, Gacal, Dağıstanlı, Pomak, Arnavut, Boşnak, Roman, Kazak, Tacik, Uygur, Polonyalı, Bulgaristan, Romanya, Yunanistan ve Yugoslavya muhaciri olarak adlandıran kişi ve grupların fotoğrafları çoğunlukla Marmara Bölgesi’nde çekildi. Giritli, Rum, Yahudi ve Ermeni fotoğraflarının bir kısmı da yine bu bölgede, ağırlıklı olarak Büyükada, Heybeliada, Gökçeada, Bozcaada ve Cunda’da çekildi.

Bana çok sayıda soru bırakan Marmara Bölgesi, aynı zamanda polis tarafından gözaltına alındığım ve “neyin fotoğrafını çektiğim” konusunda sorgulandığım tek bölge olarak yolculuk anılarımda yerini aldı.

index
© copyright 2002, Attila Durak

Muş
Ağustos 2002

Saha çalışmasına Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da devam ettim. Bu bölgelerde Yezidileri, Sünni, Alevi ve Hıristiyan Arapları, Süryanileri, Sünni ve Alevi Zazaları, Ermenileri, Yahudileri, Sünni ve Alevi Kürtleri, Özbekleri, Kırgızları, Azerileri ve Molokanları fotoğrafladım.

Bir yöreye doğru yola çıktığımda, bir süre birlikte yaşayacağım ve fotoğraflayacağım grupların müziklerini dinliyordum. Böylece, bitmez tükenmez yollarda zaman daha çabuk geçerken, ben de yolculuk boyunca dinlediğim şarkılara, türkülere dalıp Türkiye’nin seslerinden oluşan “ebru”nun güzelliğini yaşama fırsatını buluyordum. Doğu Anadolu’da Kürtçe şarkılar dinlemek istediğimde “yasak” olduğunu söylediler ve uluorta dinlemememi tembihleyerek bana Kürtçe pop-rock yapan Ciwan Haco’nun bir kasetini verdiler. Bu tarihten yaklaşık iki yıl sonra, Ciwan Haco’nun Batman’da bir festivalde verdiği konsere elli bin kişinin mi üç yüz bin kişinin mi katıldığı tartışıldı basında. Ciwan Haco’nun konserleri ve albümleri yalnız Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da değil, artık İstanbul’da da büyük rağbet görüyor. Yolculuğumun başlangıcında varolan çok sayıda yasağın Ebru’nun saha çalışması bitmeden yasak olmaktan çıkması, Türkiye’nin değişik kültürel kimliklerin ve bunlara yönelik hakların tanınması konusundaki kararlı tutumu ve bu konuda atmakta olduğu adımların büyüklüğü, beni bu yolculuk boyunca sevindiren gelişmeler oldu. 1996 yılında İzmir’de kurulan “Romanlar Kültür Sosyal Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği”nin, 1997 yılında İçişleri Bakanlığı tarafından “etnik yapılaşma” nedeniyle kapatıldığını biliyordum. Birkaç yıl sonra Roman aktivist Yakup Çardak’ın gayretleriyle bu kez “Hindistan’dan Göç Edenler Kültür Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği” adıyla yeniden kurulan bu derneğin öyküsünü gazetelerden izlemiştim. Yolculuğumun sonuna yaklaştığım günlerde ise gazeteler, Romanların Türkiye’de ilk kez İzmir’de örgütlendikleri haberini veriyor ve kurulan derneğin resmi adını “Roman Kültürü Sosyal Yardımlaşma Derneği” olarak bildiriyorlardı (Milliyet, 8 Mayıs 2005). Aynı yılın sonuna doğru Avrupa Konseyi bünyesinde 1971 yılından beri faaliyet gösteren Roman Meclisinde Türkiye’nin iki kişiyle ilk kez temsil edileceğini ve bu temsilcilerden birinin de Yakup Çardak olduğunu okudum ve Ebru’yla ilgili yolculuğumun hiç tanışmamış olduğum bu kişinin yolculuğuyla bir şekilde kesişmiş olduğu gibi tuhaf bir duyguya kapıldım (Radikal, 11 Kasım 2005).

Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya gidip de yaşanmış olan acı olayların neden olduğu travmanın insanlar üzerinde bırakmış olduğu derin izleri görmemek ve bu yaraların sarılmasının çok zaman alacağını düşünmemek mümkün olmuyor.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Türkiye’nin ebruli renklerinin kentlerde bile en belirgin ve en parlak biçimleriyle görülebildiği bölgeler. Bu yörelerde kültürel farklılıkların, kültürel çeşitliliğin sürmekte olduğu fazla derinlere bakmak zorunda kalmadan kolayca fark ediliyor. Öte yandan Türkçe, Kürtçe ve Ermenice söylenen ortak türküler; Kürtler, Süryaniler, Ermeniler ve Araplar tarafından paylaşılan deq gibi süsler; çeşitli gruplar tarafından kullanılan poşiler ve bunlara benzer birçok unsur, bu renklerin birbirinin içine geçmiş ve birbirine karışmış olduğu alanlara da dikkati çekiyor ve insanı yöredeki kültürel geçişlilikleri görmeye itiyor.

© copyright 2002, Attila Durak

Van
Ağustos 2002

Mardin çok sayıda Süryani’nin yaşadığı, halkın Türkçeden çok Arapça, Kürtçe ve Süryanice konuştuğu, taş konut mimarisinin özgünlüğüyle ün kazanmış bir kent. Burada değişik dönemlerde yapılmış İslam anıtlarıyla Hıristiyan yapılarını yan yana görmek mümkün. Külliye, cami, türbe ve medreselerin yanı sıra Katolik ve Ortodoks Süryanilere, Katolik ve Gregoryen Ermenilere ve Keldanilere ait kiliseler başka şehirlerde de yaşanmış ve kaybolmuş birliktelikleri hayal edebilmemize yardımcı oluyorlar.

Mardin’de Süryani kiliselerinde kullanılan, üstleri ikona desenli kumaş baskıları yapan kişiyle tanıştım. Yıllarca bu tekniği bilen son kişi olması nedeniyle bu eski el sanatının kendisinden sonra yok olacağını bilmenin hüznünü taşımışken son aylarda almış olduğu bir haber onda umut ve sevinç yaratmıştı. Kendisine, devlet finansmanıyla açılacak bir kursta bu baskı tekniğini genç nesile öğretmesi teklif edilmişti. Umarım bu proje gerçekleşmiştir ve bu güzel baskılar Mardin kiliselerini ve başka mekânları süslemeye devam eder. Böylece benim hiçbir rengin, hiçbir güzelliğin son fotoğraflarını çekmeyi istememe arzum karşılık bulur ve bu renkler benden sonraki fotoğrafçıların çalışmalarına da ilham verir.

Son yılların çok önemli gelişmelerinden biri, yurt dışına göç etmiş olan Süryani ve diğer bazı grupların yavaş yavaş köylerine dönmeye başlamış olmaları. Devletin desteği başta olmak üzere, birçok olumlu sürecin mümkün kıldığı bu geri dönüşle canlanan köyleri gördüm, bir kısmını da fotoğrafladım.

Ancak Mardin’de yalnız birlikte yaşama örnekleri değil, en yakınımızdakilere duyulan uzaklığın da örneklerini gördüm. Müslümanların, Hıristiyanların ve Yezidilerin birlikte yaşadığı Midyat’ta Yezidilerle ilgili çalışmayı yaparken birisini gösterdiler. Anlatılana göre bu genç adam sık sık Midyat’ın Müslüman halkının şakalarına konu edilirmiş. Ben, insanların “şaka kurbanı” olarak seçtikleri bir kişinin gülünç maceralarını dinlemeye hazırlanırken anlatılan öykü kanımı dondurdu. Yezidilerin, etraflarına kendilerini çevreleyen bir halka çizildiğinde bu halka bir başkası tarafından silinmedikçe içinden çıkamamalarını gerektiren bir inançları var. Bu gencin kızgın güneş altında saatlerce halkanın silinmesi için yakarmasının eğlence konusu edilmesi epeyce düşündürdü beni. Bu uygulamanın, dünyanın çeşitli bölgelerinde Yezidilerle birlikte yaşayan Hıristiyan ve Müslüman grupların yaygın eğlence konusu olduğunu sonradan öğrendim. Kendi inançlarımızı kutsal ve dokunulmaz olarak kabul ederken kendimizinkinden farklı olan inançlara saldırabilmek, o inançları aşağılayabilmek veya eğlence konusu yapabilmek bütün yolculuğum boyunca sık sık karşılaştığım yaygın bir eğilimin tezahürüydü. Farklı olana yöneltilen hoşgörüsüz, saygısız, aşağılayıcı ve saldırgan tutumlara Türkiye’nin her yöresinde rastladığımı söyleyebilirim. Kimin hoşgörüsüzlüğünün daha etkili ve yaralayıcı olduğu, elbette çoğunluğun ya da gücün kimin elinde olduğuyla yakından ilgiliyse de bireysel ilişkiler ve komşuluk ilişkileri açısından bu hoşgörüsüzlüğün ve önyargılılığın aşağı yukarı bütün gruplar içinde az ya da çok mevcut olduğunu gözlemledim. Hepimizin duyarak büyüdüğü, bir kısmı günlük konuşmaların içine girmiş, bazen kasıtlı olarak, bazen de gelişigüzel kullandığımız ifadeleri yeniden düşünebilmem için epeyce fırsatım oldu. Biraz düşünsek sayılarının yüzleri bulacağından emin olduğum “Yezidi’nin kestiği et yenmez”, “korkak Yahudi”, “Ermeni tohumu”, “yetmiş iki buçuk millet” (buçuktan kastedilen Romanlar) gibi ifadelerin ülke çapında bilinen ve kullanılanları olduğu gibi, yörelere özgü olanları da zengin bir dağarcık oluşturuyor. Bu olgular beni cevabını vermekte epeyce zorlandığım sorulara getirdi: “Öteki” olmak duygusuyla nasıl başa çıkılırdı? İnsan kendi vatanında, kendi evinde, kendisini yersiz yurtsuz hissedebilir miydi?

“Biz” ve “öteki”nin içi farklı doldurulsa da herkesin bir “öteki”si vardı. Antakya’da Nusayriler, Sünnilerin kendilerini diğer Anadolu Alevileri ile aynı kategoriye koymalarından yakınarak kültürlerinde Anadolu etkilerinden çok Arap etkileri olduğunu ve bu nedenle aslında Sünnilerden “daha Müslüman” olduklarını savunuyorlardı. Bazı Çerkezler, Abazaların Çerkez olmadığını iddia ediyor, bazıları Abazalara “Çerkez’in Çingene’si” diyor ve Çerkezler dışındaki bütün gruplardan aşağılayıcı bir tonla “Türkler” olarak söz ediyorlardı. Edremit yöresinde tanıma fırsatını bulduğum aydın ve hoşsohbet bir Alevi dedesi, Sünnilerin Alevilere yönelttiği saldırgan tutumlardan yakındıktan sonra, sorum üzerine, kızının Sünni birisiyle evlenmesinin imkânsızlığını “her kuş kendi sürüsüyle uçar” diyerek belirtiyordu. İstanbullu bir Musevi de “davul dengi dengine” diyerek Sefarad ve Aşkenazi Yahudilerin “çok farklı” olmaları nedeniyle bu “karışık” evlilikleri tasvip etmediğini bildirdi.

Şüphesiz ki saha çalışmasının her anını bu zorlu öyküler belirlemedi. Katıldığım düğünlerde, şenliklerde, izlediğim kutlamalarda hem çalıştım hem eğlendim. Çeşitli oyunları, yarışları, karşılaşmaları izlerken heyecanlandım. Türkiyeli insanların anlattıkları öykülere kattıkları mizah, zaman zaman gülmekten gözlerimi yaşarttı. Sıradan günlerde, gecelerde uzun süren sohbetlerin keyfini yaşadım. Benim yolculuğum da tanık olduğum hayatlar gibi acı ve tatlının karmaşık dansıyla şekillendi.

© copyright 2002, Attila Durak

Kırgız, Ulupamir
Ağustos 2002

Bu karmaşık dansa tanık olduğum yerlerden biri Van yakınlarındaki küçük bir Kırgız köyüydü. Bu köyde yaşayan Kırgızlar anavatanları Afganistan’daki savaştan dolayı mülteci olmuş, uzun yolculukları 1980’lerin başında Van’da sonlanmış. İlk yıllarda yabancı bir ülkede, farklı iklim koşullarında yeni hayatlar kurmaları, devletin onlara verdiği ve hayvancılık için hiç uygun olmayan iki katlı betonarme evlere alışmaları zor olmuş olsa da duruma ayak uydurmayı başarmış, hem kendileri değişmiş, hem bulundukları yeri dönüştürmüşler. Bu dönüşüm yer yer evlerin birinci katını ahıra çevirerek hayvancılığa devam etmeyi de içermiş. 1999 Marmara depreminden sonra Kırgızistan deprem yardımı olarak Kırgızların yurt adını verdikleri büyük çadırlar göndermiş ancak çok büyük, ağır ve kurulması zor bir çadır olan yurt depremzedelere dağıtılmamış, depolarda saklanmış. Birkaç yıl sonra depolar temizlenirken bu çadırları fark eden bir Kızılay yetkilisi bunların Van civarında yaşamakta olan Kırgızlara verilmesini teklif etmiş. Benim gittiğim köydeki Kırgızlar, içleri tertemiz ve özenle döşenmiş bu çadırları Kuran kursu dersliği olarak, ya da köye gelen önemli misafirlerin ağırlanması için ortak bir alan olarak kullanıyorlardı. Kırgızlar savaştan kaçarken geride bıraktıkları yurt’larına bir başka travmanın (deprem) ördüğü dayanışma ağları sayesinde kavuşmuşlardı. Bu köyde katıldığım şenlikli düğünde bir yandan erkeklerin at sırtında oynadıkları kök börü oyununu izlerken, bir yandan da bu insanların ve yurt’larının arkasında yatan ironik tarihi düşünüyordum.

index
Yolculuğum boyunca Türkiyeli insanların ve ait oldukları kültürlerin bir “mozaik”ten çok “Ebru”yu anımsattığını düşünmeme neden olan birçok izlenimim oldu. Birbirlerini “öteki” olarak gören gruplar tarafından paylaşılan geleneksel giysiler, şarkılar, müzik aletleri, kına gibi süsler ve yemeklerin yanı sıra ortak şenlikler, kutlamalar da var. Karadeniz Bölgesi’nde Lazlar ve Hemşinliler, ortak geleneksel enstrümanları olan tulumun bu iki gruptan hangisine ait olduğunu tartışıyorlar. Temmuz ayı içinde yapılan Vartavar Şenlikleri de Türkiye’nin farklı köşelerindeki Ermenilerin ve Hemşinlilerin paylaştıkları bir kutlama. Çamlıhemşin’in Amlakit Yaylasında Hemşinlilerle kutladığım Vartavar’ı, daha sonra Patrik II. Mesrob’un da katılımıyla Antakya’nın tüm nüfusu Ermeni olan tek köyünde, Vakıflıköy’de izledim. Pagan dönemlerden beri varolduğu bilinen bazı kutlamaların Anadolu’da aşağı yukarı her grup tarafından değişik adlar altında paylaşılıyor olması da bu duruma iyi bir örnek. Daha önce sözünü ettiğim Kakava’nın yanı sıra Paskalya, Yumurta Bayramı, Nevruz, Kırklar Bayramı adlarını alan ve birbirine çok yakın tarihlere denk düşen kutlamalar, günümüzde farklı dini mitolojileri yansıtsalar da, doğanın canlanmasına ve yeniden doğuşa yönelik ortak unsurları ve sembolleri içlerinde barındırıyorlar. Başka inanç ve pratikler de Ebruli bir görünüm sergiliyorlar. Yılın iki gününde Büyükada’daki Aya Yorgi Kilisesi’ne yürüyerek dilekte bulunan binlerce kişinin arasında Müslümanlar, Rumlar, Ermeniler ve Museviler var. Gerçekleşmesi istenen şeylerin maketlerini yaparak belli yerlere bırakmak ve ağaçlara renkli bezler asarak dilekte bulunmak, Türkiye’de yaşayan her grupta mevcut bir uygulama. Yezidilerin en önemli dini sembolü olan Melek Tavus motifleriyle dokunmuş halıları Türkiye’nin her yöresinde gördüm. Bu ortaklıklara baktığımda, Türkiye’de birbirine geçmiş ve birbirinin tonlarını etkilemiş bir renk karışımı içinde görülen “bizler” ve “ötekiler” ayrımının kesinliği ve sertliği bende hep doğal bir tablonun içinde doğal olmayan bir unsurun varolduğu izlenimini yarattı.
© copyright 2002, Attila Durak

Vakıflı
Ağustos 2002

Karadeniz Bölgesi’nde kendilerini Laz, Gürcü, Hemşinli ve Çepni olarak tanımlayan pek çok kişiyi fotoğrafladım. Kendilerini herhangi bir tanımlama içine sokmayan (veya sokamayan) ilginç bir grup bu bölgedeki Rumca konuşan Müslümanlardı. Aslında şunu da belirtmemde fayda var: Hem Karadeniz bölgesinde çalıştığım gruplar içinde hem de Ebru yolculuğumun diğer duraklarında sahip olduğu çeşitli farklı özelliklere rağmen kendisini “Türk” olarak tanımlayan ve başka bir tanımı reddeden pek çok kişiyle karşılaştım.

Karadeniz Bölgesi’nde halkın yaygın şikâyet konularından birisi, köy isimlerinin değiştirilmesi, Türkçeleştirilmiş olmasıydı. Bir köyün yeni adını söyleyerek yol sorduğumda birçok kişinin bu adları bilmediğini ve hâlâ eski biçimleriyle kullandığını fark edince, doğduğum şehir olan Gümüşhane’de de çocukluğumda birçok köyün adının değiştirildiğini hatırladım. Günlük bir gazetede “Kırk yıl önce ani bir emirle adı Konaklar oluveren Kayseri’nin Germir Köyü, halkının verdiği dilekçelerle eski adına kavuştu” başlıklı bir haber okumuştum. Bu habere göre, ünlü film yönetmeni Elia Kazan’ın köyü olarak bilinen ve 20. yüzyılın başına kadar Müslüman ve Müslüman olmayan grupların bir arada yaşadıkları bu köyün halkı, eski isimlerini geri almak için vermiş oldukları mücadeleyi kazanan Tavlus (Aydınlar) köylülerini örnek almışlardı. Aynı haberde, 1940’lardan beri bu iş için İçişleri Bakanlığı’na bağlı “Ad Değiştirme Komisyonu” ve “Yabancı Adları Değiştirme Komisyonu” gibi komisyonlar kurulmuş olduğu da anlatılıyordu (Hürriyet, 14 Temmuz 2002). Karadenizlilerin şikâyetlerine yansıyan kızgınlık ve köylerinin isimlerini sahiplenişlerindeki tutku o kadar güçlü ki bu bölgeden köylerin de eski adlarına kavuştukları yolundaki haberleri çok yakında gazetelerde okursam şaşırmam.

Karadeniz Bölgesi’nde Gürcüleri fotoğrafladığım Maçaheli doğasının güzelliği büyüledi beni. Türkiye-Gürcistan sınırında, Artvin’in Borçka ilçesine bağlı, altı köyü Türkiye, on iki köyü Gürcistan sınırları içinde kalmış olan bu yöre, kestane çiçeği ve komar ağacı balı ile tanınıyor. Yolu kış aylarında tamamen kapanan Maçaheli, aynı zamanda “Yaşlılar Korosu” ile ünlü. Bu koro, nesiller boyunca ağızdan ağıza geçen ve üretim dahil yaşamın hemen her alanını yansıtan eski Gürcü şarkılarını çoksesli olarak söylüyor. Gürcistan’ın Tiflis kentinde düzenlenen “Uluslararası Çoksesli Şarkılar Sempozyumu”na Türkiye’yi temsilen katılıp büyük başarı kazanmışlar. Bu başarının nedenini, söyledikleri iki-üç yüzyıllık şarkıların Gürcistan’da bile unutulmuş olmasına bağlıyorlar.

© copyright 2003, Attila Durak

Laz, Çayeli
Eylül 2003

Bu proje için çektiğim yaklaşık on beş bin kare fotoğraf içinde en zor çekilmiş olanı beş atmaca ve beş Laz erkeğin olduğu fotoğraf. Atmaca beslemek ve eğitmek Laz erkekleri arasında son derece saygı uyandıran bir uğraş. Usta bir atmacacı olarak tanınmak bir onur kaynağı. “Avrupa Birliği Uyum Yasaları” çerçevesinde ve hayvan hakları ile ilgilenen kuruluşların çabaları sonucunda Karadeniz Bölgesi’nde atmaca beslemek yasaklanınca, bütün atmacalar jandarma tarafından toplanıyor. Arhavi, halkın “Atmacamızı vermeyiz!” sloganıyla tarihinin en büyük protesto gösterilerine sahne olunca, devlet geri adım atıyor ve atmaca beslemeyi bir kurs sonunda alınabilen sertifikalara bağlıyor. Belki gelen yasaklarla ilgili olarak, belki de mevsimi olmadığı için, benim Arhavi-Hopa-Ardeşen yöresinde çalıştığım üç ay boyunca ortalıkta atmaca görmek pek mümkün olmadı. Bölgenin en değerli atmacaları oldukları için sahipleri tarafından zamanı geldiğinde doğaya salınmayarak evde tutulan iki atmacanın fotoğrafları ise “göze gelirler” diye çekilemedi. Bu arada benim atmaca arayışım köy kahvesinde o kadar konu edilmiş ki bir akşam haber geldi: “Saçı uzun hâlâ atmaca arıyorsa gelsin, yarın götüreceğiz onu atmacalara!” Ve yolculuğun sonunda, karşımda bir dere kenarında beş atmacayı sevip okşayarak birbirlerine atmaca öyküleri anlatan beş adam… Bu bölgenin “saçı uzun” fotoğrafçıya son hediyesi, bu güzel buluşma oldu.

index

Saha çalışmasında sıra İç Anadolu Bölgesi’ne gelmişti. Bu bölgede Tatarları, Alevi Türkleri ve Çerkezleri fotoğrafladım.

Çerkezlerde evlerin duvarlarına aile büyüklerinin fotoğraflarını asmak çok yaygın bir âdet. Uzunyayla’da beni misafir eden Çerkezlere bu fotoğraflarda gördüğüm Çerkez kamalarını, göz kamaştıran güzellikteki giysileri ve gümüş kemerleri saklayıp saklamadıklarını sordum. 1980 darbesinden sonraki silah toplama operasyonlarında “Rusya’dan gelmişliğimizden midir nedir,” erkeklerin geleneksel giysilerini süsleyen bütün kamaların ve fişekliklerin toplandığını söylediler. Bu ata yadigârlarını toprağa gömerek kurtarmak isteyenler olmuşsa da çoğu kaybolmuş, çürümüş ya da toplanmış. Bu öyküye ince bir mizah katan bir Çerkez, Uzunyayla’da en zor bulunan şeyin Çerkez giysileri ve kamaları olmasının bütün kabahatinin devlete ait olmadığını, bir kısmının da Çerkez kadınlara ve o yıllarda Uzunyayla’yı saran “melamin” modasına ait olduğunu söyledi. “Biz, iki plastik tabağa çok gümüş kemer verdik” diyerek belki de değişimin bazen çabucak gelen ve geçen “moda”lardan da kaynaklanabileceğini söylemek istedi.

Konu mizahi yaklaşımlardan açılmışken Hacıbektaş’ta dinlediğim bir öyküden söz etmeden geçemeyeceğim. Hacıbektaş, Alevi Türklerin yaşadıkları bir yöre. Camide ibadet etmenin Sünni Müslümanlara ait bir uygulama olduğunu bildiğim için Hacıbektaş’ın Alevi köylerinde gördüğüm camiler ilgimi çekti. Merakımı yenemeyip sadece Alevilerin yaşadığı köylerde neden cami olduğunu sordum. Gülümseyerek “Devletin bu bölgeye yaptığı yardımdır” dediler. “Nasıl yani?” diye üsteledim. Devlet, bir dönem planlı ve programlı bir şekilde bölgedeki bütün Alevi köylere cami inşa etmiş. Bir kısım köylerin halkı da bu kampanya dahilinde kimliklerinin farklılıklarından rahatsızlık duyarak “çoğunluğa uymak” için kendi camilerini kendileri yapmış. Öykünün trajikomikliği burada da bitmiyor. Bu camiler yapılmış ama Aleviler elbette ibadet biçimlerini değiştirmemişler. Dolayısıyla camilerin ne imamı var ne de cemaati. Bir gün resmi üniformalı bir albay köye gelerek yoldan geçmekte olduğunu, camide cuma namazı kılmak istediğini söylemiş. “Buyur albayım” demiş köylüler. Caminin kilitli kapısını açmak için verilen uğraş, olmayan imamı aramak gayreti ve albayın tepkileri bu öyküye neredeyse komik bir fıkra özelliği kazandıran öyle ince bir mizahla aktarıldı ki bugün bile hatırladığımda gülümsetiyor beni.

Ebru’nun saha çalışmasının son durakları Akdeniz Bölgesi ile Ege Bölgesi oldu. Toros Dağları’nda Sünni Yörüklerin göçlerine katıldım. Ege Bölgesi’nde Uşak, İzmir, Menemen, Milas ve birçok köyde çalıştım. Bu bölgede çok sayıda Sünni Türk’ün fotoğrafını çektim. Köyler, kasabalar, kentler ve ülkeler arasındaki iletişimin hızlanması, ulaşımın kolaylaşması ve yeni ekonomik koşulların getirdiği değişim, Anadolu’nun her köşesinde fark ediliyor. Televizyonun her eve girmesi yıllar almışken cep telefonunun kısa bir sürede yurdun her köşesine yayılmış ve günlük yaşamın vazgeçilmez bir parçası haline gelmiş olması, teknolojinin getirdiği önünde durulamaz dönüşümün de bir göstergesi. Değişim, çok uzun dönemler ona kapalı kalmış olan gruplarda izlendiğinde daha da çarpıcı bir hal alıyor.

© copyright 2004, Attila Durak

Sarıkeçili, Toros Dağları
Haziran 2004

Akdeniz Bölgesi’nde yaşayan Yörükler, kış aylarını genelde deniz kenarında bir kışlakta geçirip ilkbaharın sonlarına doğru Toros Dağları’nın 3.000 metreye kadar yükselen yaylalarına doğru göçe başlıyorlar. Yörüklerin Sarıkeçili aşireti, göçlerini hâlâ deve sırtında yapan son göçer gruplardan. Göçerlerin çoğu artık deve yerine kamyon kullanıyor. Kıl çadırlar yerlerini naylon ya da branda çadırlara, çarıklar yerlerini lastik ayakkabılara bırakırken trampa ekonomisinin yerini de para ekonomisi almış. Bu değişimin bir kısmı doğal ve kaçınılmaz nedenlere bağlı görünüyor. Sarıkeçililer, birçok Yörük grubun artık deve yerine kamyon kullanmasının nedenini Anamur’un kentleşmesine bağlıyorlar. Eskiden onlarca deveyi göç zamanı gelinceye kadar sulayıp, besleyip, barındıracak yerler varken, son yıllarda belediye buna izin vermez olmuş. Kentlerin yeni düzeni içinde çok sayıda devenin ve çadırın yeri olmadığı için çaresiz kamyonla yapılır olmuş göçler. Ama bu yeniliğin etkileri sadece ulaşım aracının değişmesinde kalmayıp yaşamın birçok temel öğesine de uzanmış. Develer dağların zirvesine kadar çıkabilirken kamyonlar ancak yolların izin verdiği belli yüksekliklere, belli bölgelere çıkabiliyor. Bu da otlak alanları nın daralması anlamına geliyor. Bazı Yörükler bu yüzden “sütün tadının bile” değiştiğini söyleyerek bir alandaki değişimin yarattığı zincirleme etkilerden yakınıyorlar.

© copyright 2004, Attila Durak

Sarıkeçili, Toros Dağları
Haziran 2004

Geleneksel yöntemlerle üretim yapan, günü saat dilimlerine bölmek yaşamlarında bir anlam taşımadığı için pek saat kullanmayan Sarıkeçililerin cep telefonu kullanıyor olmaları, Anadolu’da tanık olduğum ilginç görüntülerdendi. Toroslardaki çalışmamı bitirip İstanbul’a döndüğüm günlerdi. Cep telefonum çaldı. Arayan, beni göç boyunca kıl çadırında misafir etmiş olan Yörük arkadaşımdı. “Attila abi, nasılsın?” diye başlayıp “Abi biliyorsun, şehirden uzağız. Bana biraz kontör göndersene!” diyerek bağladı sözlerini. “Oğlum, Yörük adamsın, dağın tepesindesin, evin yok adresin yok, nasıl kontör göndereceğim sana?” diye sordum. Gülmeye başladı. “Abi, sizin Amerika’da yok mu bu işler? Sana tarif edeyim; dediklerimi yap, senin telefondan benimkine gelecek kontör.” Bu işin cep telefonunun tuşlarına basılarak nasıl yapılacağını bana anlatmaya çalıştıysa da bir türlü beceremedim. Sonunda cep telefonu satan bir dükkânın tezgâhtarının yardımıyla sorunu çözdük. Uzun yıllar Amerika’da yaşamış birisi olarak cep telefonu teknolojisinin inceliklerini göçer arkadaşımdan öğrenmiş oldum. Tabii öğrendiğim başka bir şey de çok sık kullanılan “ilerigeri kalmış” tanımlamalarının anlamsızlığıydı.

Anadolu’da dolaşırken insanın zamanla ilgili düşüncelere kapılmaması imkânsız. Bazı yörelerde her bastığı taşın yaşını binyıllarla ölçüyor insan. Sık sık karşınıza çıkan tarihi kalıntılar, bu topraklardan gelip geçmiş onlarca uygarlığı ve birbirinden çok farklı insanların birbirinden çok farklı zaman dilimleri içerisinde yer almış olan yaşamlarını ve öykülerini düşündürüyor. İzleri ve etkileriyle hâlâ yaşayanlar ve tamamen kaybolmuş olanlar… Bir yandan beraberinde getirdiği değişimlerle çağın hızlı akışını yaşıyorsunuz Anadolu’da, bir yandan da öncesizliği ve sonrasızlığı içinde zamanın sanki durmuşluğunu. Ve binlerce yıl sonra ayak bastığımız yerlerde dolaşacak olan insanlara bizlerden kalacak öyküleri düşünüyorsunuz. Savaşın ve barışın, sevginin ve nefretin, ölümlülüğün ve ölümsüzlüğün öykülerini…

© copyright 2005, Attila Durak

Sünni Türk, Uşak
Nisan 2005

Binlerce yıl önce Anadolu topraklarında icat edildiği söylenen saban, ben bu düşünceler içindeyken en beklenmedik yerde ve en beklenmedik bir anda çıktı karşıma. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun uzak köşelerinde bile traktörle tarım yapıldığını gördüğ ümde, ne kadar zamandır saban kullanmadıklarını sorduğum köylüler, “Sizin Amerika’da kullanan kaldı mı?” diye gülmüşlerdi. Ama Ege Bölgesi’nde bir köyden diğerine giden yolun kenarındaki tarlayı sürmekte olan bir kadın, saban kullanıyordu. Tarlasını sürerken fotoğraflarını çekmeme izin verdi. Bir ara biraz sohbet ettik. “Kaç günde biter bu tarla sabanla?” diye sordum. “Dört gün alır” dedi. Yanımdaki arkadaş, “Traktörle dört saatlik iş” diyerek katıldı söze. Aldığımız cevap, Anadolu insanlarında hâlâ mevcut olduğunu düşündüğüm tevekkülün teslimiyetini ve sükûnetini yansıtıyordu: “Sabanın bereketi yoktur traktörde.” Bu beklenmedik görüntü, bir anda, bütün değişimine rağmen Anadolu’nun insanda uyandırdığı ezelilik ve ebedilik duygusuna ve o sonsuz akış içinde zamanın durmuş olduğu sanısına taşıdı beni. Tarladan ayrılmadan sordum sabanlı kadına: “Kökün nerelerdendir?” “Bizim buralar hep Türk’tür” dedi. “Ve hiç karışmamıştır.”

index

Bu yazıda sizlere birden çok yolculuktan söz ettim. Türkiye’nin “Ebru”sunun dünden yarına doğru akmakta olan süreci -bugün- içinde çıkmış olduğum bir yolculuğun anılarını sizlerle paylaştım. Yolumun kesişmiş olduğu insanların, yaşamların ve öykülerin bende uyandırmış olduğu duyguları, düşünceleri ve değişimi aktarmaya çalıştım.

Ebru’nun metinlerini okurken ve fotoğraflarına bakarken sizlerin de tek başınıza yapmayı tercih edebileceğiniz ya da yaşamlarınızdaki ve anılarınızdaki insanlarla paylaşabileceğiniz ansal bir yolculuğa çıkacağınızı umuyorum.

Öykümü, yolculuğumun bir kitap ve çeşitli sergilerle sonuçlandığını söyleyerek bitirmek istemediğim gibi, fotoğraflarımın da Türkiye’nin kültürel çeşitliliği ile ilgili bir “sonsöz” olarak algılanmasını ve değerlendirilmesini istemiyorum. Bu konuda söylenmiş olanlar, yapılmış ve yapılmamış olanlar, benim bu öyküde yazdıklarım ve çekmiş olduğum fotoğraflar birer sonsöz değildir. Türkiye’nin ve dünyanın “ebru”sunda bir sonsözün olmadığına inanıyorum. Zaman-tarih-içinde hâlâ yazılmakta olan ve her gün yeniden yazılabilecek -yazabileceğimiz- bir öyküden söz ettiğimi biliyorum.

Bu nedenlerle, bu öyküyü yolculuğumun ilk gününde bana verilmiş olan armağana eşlik eden sözlerle bitirmek yerine, hepimiz için açık bırakmak istiyorum:

“Yolumuz açık ve aydınlık olsun!”

© copyright 2002, Attila Durak

Viranşehir
Eylül 2002